0


Türkiye kritik bir süreçten geçiyor. İç ve dış gelişmeler yakıcı bir şekilde üst üste binmiş vaziyette. Güvenlik endişesinin hem kurumsal hem bireysel yaşandığı süreç, toplumsal ve siyasal aktörleri teyakkuz halinde tuttuğu gibi aynı zamanda makro okumalara ve bu okumalar üzerinden pozisyon almaya bizleri zorluyor. Güvenlik endişesi ile yaklaşık iki yüzyıldır yaşadığımız için içerde darbe kalkışması dışarda başta Suriye ve Irak krizleri olmak üzere bölgesel-küresel gelişmeler bu endişemizi daha da derinleştirmekte. Makul bir konumlanışla ön alınmazsa tüketen bir girdap gibi endişe kendisini büyütüp işleri kontrolden çıkaracak. Nitekim bu endişenin nüfuz ettiği iklim siyasetin alanını daraltarak uzun yıllar anaforunda yuvarlandığımız Schmittyen bir siyaseti beslemektedir. Diğer taraftan zaten böyle bir siyaseti mümkün ve meşru kılan bir vasat ile hayli aktörün olduğu da ortada.

Önemli olan bu yakıcı gelişmelerin, endişelerin ve güvenlik kaybının olduğu vasatta bir anlam kaybına uğramamak, amaç ve hedef yitimine maruz kalmamaktır. Sulh ve selametimiz açısından önemli olduğu gibi varoluşsal sorumluluğumuz açısından da önemli olan husus budur. Açmazımız güvenlik endişemizi zorlayan yeteri sayıda aktörün ve olayın cereyan ediyor olması. İkincisi yakın tarihlerde üste üste yaşadığımız hadiselere 15 Temmuz kalkışmasının eklemlenmesi. Üçüncüsü hem lokal hem küresel statükonun çözülüyor oluşu. Tüm bu gelişmeler titrek benliğimizi iyice endişeli kılarken aynı zamanda bizi özgüven yitimine ve paranoyaya varan bir ruh haline savurmaktadır.

Özgüven yitimi, güvenlik endişesi varoluşsal bir gereksinmeye tekabül ediyor olmanın yanında aynı zamanda anlık, sert uygulamalara meşruiyet kazandırıyor. Tartışma ortamını boğan bu yapı, aktörleri ve söylemleri şaibeli kılarak politik bir hakikat söyleminin egemen olmasına yol açıyor. Günceli taşıyan bu vasat ülkenin mukadderatı açısından ciddi bir risk oluşturuyor. Siyaset ve hukuk öncesi bir hali güçlendiren gelişmeler modernleşme hikayemizin "istisnai" karakterini iyice sündürmektedir. Dolayısıyla meşruiyet zeminini oluşturan siyaset ve hukuk aşındıkça hem kabaran toplumsal hissiyat belirleyici olmakta hem de toplumu birbirine bağlayan bağlar çözülmektedir.

HDP'nin özellikle Suriye'deki gelişmelerin ayartmasında akıl tutulması yaşadığı görülmüştü. Ancak "çözüm süreci" ile başlayan ve temelde sivil siyaseti güçlendiren ve sorun alanlarını özgürlükçü bir siyaset vizyonu ile gidermeye çalışan dinamiği sekteye uğratmak akıl tutulmasını bulaşıcı bir hale dönüştürmektir. Güvenlik açığının kapatılması, siyaset ve hukukun paralize olmayacak şekilde işletilmesi söz konusu dinamiğin hayatiyeti ile ilintili olduğu ortadadır. Çözüm Sürecinin ana dinamiği, kurgusu ve açılımı bir takım hataları barındırıyor olmakla birlikte Türkiye açısından hala hayati önemdedir. Dolayısıyla ulusal, bölgesel ve küresel gelişmelerin kıskacında bugünü ve özellikle de yarını taşıyabilecek bir siyasete muhtaç olduğumuz izahtan varestedir. Bu açıdan yapılacak iş ve işlemlerde iki hususun önemsenmesi ve öncelenmesi zaruridir. Birincisi usule ilişkin dikkat ve özen. İkincisi vizyonu gündelik olanı aşan işlevsel bir siyaset.

Usul meselesi başta 15 Temmuz kalkışması ile mücadele olmak üzere Cumhuriyet Gazetesi, HDP'li vekillere yönelik tutuklamalar bugün siyasal kararlılık gerektirmekle birlikte belirgin şekilde hukuk alanına göndermede bulunmaktadır. Toplumsal meşruiyet ve maşeri vicdan temelinde, temel hak ve özgürlük alanlarını önceleyerek iş ve işlemlerini yürütmesi noktasında hukuk üzerinde dolaşan şaibe temel sıkıntı alanımızdır. Hukukun özellikle devletin "itaatli bir müessesi" veya Lenin'in ifadesiyle "siyasetin tedbiri" algısından, iktidar odaklarının kullandığı bir enstrüman hüviyetinden behemehal çıkarak asli konumuna oturtulmasıdır. Bu asli konum hem toplumsal meşruiyeti sağlayacak, hem toplumsal bağların güçlenmesine katkı sunacaktır.

İşlevsel siyaset faslı ise zamanın ruhunu kavrama ve toplumsal yönelime, talep ve beklentilere uygun bir konumlanışa işaret etmektedir. Gündelik çekişmelerin, hesaplaşmaların ve kutuplaşmaların cenderesinde tükenip bizatihi aktörlerin varlığını tartışmaya açan Schmittyen siyasete ve endişe-korku sarmalından beslenen güvenlikçi bakışa karşı müzakereye, iletişime alan açan, öngörüsü ve özgüveni olan bir yaklaşım gerekiyor. Toplumsal hissiyat ve hassasiyet önemlidir, dikkate alınmalıdır. Ancak siyasetin ana motifi, belirleyici unsuru olarak rol aldığında siyasetin rasyonel-pragmatik karakteri gölgelenmekte, duyguları tatmine dönük bir paradoksa dönüşmektedir. Oysa tam da bu zor koşullarda güvenlik endişesini gidermek, kabaran hissiyatı taşımak, kronik sorunları derinleştirmeden ele almak ve toplumsal bütünlüğü kaynaştırarak yarına çıkarmak gibi hayati bir görev önümüzde durmaktadır. Bu açıdan siyasal tartışmaları derinleştirmenin yanında güvenlik blokajına giren ve alan daralmasına uğrayan siyaseti güçlendirecek adımlar gerekiyor. Bu güvenlik önlemlerinin askıya alınmasını değil güvenlik önlemlerini de içeren daha geniş bir yaklaşımı gerektiriyor. Dolayısıyla önümüzde hem gözetilmesi gereken usul ve içerik mevzusu var hem de üç ay önce darbe kalkışmasına maruz kalmış bir ülkenin normalleşmesi, güvenlik endişesinden ve güvenlikçi diskurdan uzaklaşarak her gelişmeyi bu usul ve esas üzerinden ele alınması zarureti var.