Öğlenin kavurucu güneşi altında, savaşın küllerine gömülmüş bir kampın sessizliğinde yürüyordum. Beton duvarlar suskun, sokaklar yorgundu. Yermuk Kampı. Acının izlerini taşıyan taşlarla örülü bir labirent. Orada, harabeye dönmüş bir evde tanıştım onunla. Ahmet Mustafa.
Ahmet Mustafa, Filistinli bir ailenin Suriye’ye sığınan üçüncü kuşak evladıydı. Doğarken bile yersizliğin kalın kitabına yazılmıştı ismi. Ne bir anavatanı vardı, ne de gerçek bir limanı.
Sednaya’dan yeni çıkmıştı. Altı yıl… Ne mahkeme, ne suçlama. Zifiri bir dehlizde mühürlü yaşam. Çığlıkların duvarları aşamadığı, acının taşa kazındığı cehennemden gelmişti. Sednaya. İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı yer.
Ahmet, 6 yıl boyunca hiç güneş görmemişti. Zifiri karanlık bir hücrede tutulmuştu. Gördüğü sadece taş duvarlar, duyduğu ise işkence çığlıklarıydı. Tekrar tekrar okuyun. 6 yıl Sednaya cehenneminde, karanlıkta, sessizlikte, acının yankısında yaşadı.
Ziyaret ettiğim ev, sadece çatısı olan bir harabe değildi; duvarlarında çaresizlik, mutfağında açlık, penceresinde umutsuzluk vardı. Ama asıl yıkım içerideydi. Ahmet’in gözlerindeydi. Kalbine çöreklenmiş bir matem gibi susuyordu. Dili değil, gözleri anlatıyordu.
Ammar kardeşimle birlikteydik. O tercüme ediyordu. Sonra Ahmet usulca konuşmaya başladı. Kırık, ürkek cümleler. Her kelimesi zincir, her hatırası pranga. Sonra sustu. Gözleri dondu. Elini tuttum, buz gibiydi. O soğuk, bedeninden değil, yaşadıklarından sızıyordu.
Zulüm, sadece bedenini değil, dilini de vurmuştu. Bazı acılar insanı bülbül, bazıları lal eder. Ahmet konuşamıyordu sesi değil, yarası konuşuyordu.
Annesine döndüm: “Niye böyle sessiz?” dedim. “Anlat” dedi kadın. “Bir şeyler söyledi.” Ne söylediğini sorduk. O tek cümle odayı susturdu.
“Ya Esed gitmediyse, ya tekrar gelirse…”
Bu ihtimal bile bedenini titretmeye yetti. Korku, iliklere kadar işlerse, insanı gölgeye değil, güneşe bile düşman eder.
Düşündüm. İnsan niye annesinin yanında ağlamaz da, yabancının yanında gözyaşına boğulur? Çünkü bazen ağlamak bir isyandır. Sefil düzene, susmuş vicdana, susturulmuş insanlığa çığlıktır.
Titreyerek anlatmaya devam etti. Gözlerinden yaşlar değil, yıllar süzülüyordu. Güneş kavururken içeride yürekler donuyordu. Ahmet artık 7 metreden ötesini göremiyor. Güneşi değil, gölgeyi bile unutmuş. En çok da ruhu kanıyor. Açılan yaralar ne ilaç tanır ne merhem.
Bir kez daha sordum: Bir insan, başka bir insana bu kadar kötülüğü nasıl reva görür?
O gün Yermuk’ta bir evde gördüğüm sadece bir hikâye değildi. Zulmün yüzüydü. Ama aynı zamanda insan iradesinin sessiz, çığlıksız direnişiydi.
Ahmet yine şanslıydı, hasta bedeniyle de olsa ailesine kavuşmuştu. Sednaya’dan kurtulmuştu. Oysa Şam’ın en büyük meydanında, dev duvarlara asılı yüzlerce fotoğrafın gölgesinde, ellerinde kayıplarının resimleriyle oğlunu, kocasını, babasını arayan binlerce kişiye tanıklık ettik. Bazı yüzler yalnızlığa, bazı gözler sonsuz bir bekleyişe mühürlüydü.
Zulüm sürer mi? Belki. Ama zalim kazanmaz. Çünkü her Ahmet, her suskunluk, her gözyaşı bir tohumdur. Toprak adaleti unutmaz.
Suriye’den döndüğümde içimdeki tanıklıkla Esaretin Bedeli filmini yeniden izledim. Andy’nin karanlıkta umudu kazıyarak tutunduğu hikâye, Ahmet’in gözlerinde canlandı. Andy şöyle diyordu:
“Umut iyi bir şeydir, belki de en iyisi. Ve iyi şeyler asla ölmez.”
Ahmet’in sessizliği de bir umuttu. Sözcüklere dökülmeyen ama içten içe büyüyen bir direniş. Çünkü umut, en koyu zulmün bile ulaşamayacağı yerin adıdır.
Yazıyı yazarken gece boyunca Seyfullah Kartal’ın dilinden Nuri Pakdil üstadın Kamelya şiiri eşlik etti bana. Her dizesi tanıklık ettiğim o sessiz direnişi işaret ediyordu. Zihnime ilham, kalbime direnç bıraktı.
“Ve benim alnımda / sürgün yazısı vardır.”
Kamelya, Nuri Pakdil