0
Siyasal mücadelenin yapısal, sistemik bir hüviyetten ayrık olarak şahıslar üzerinden yürütülüyor olması Türkiye siyasetinin alamet-i farikalarından biridir. İnsanların kişilikleri, karakter özellikleri dolayımında tartışmak hem ilgi çekici hem de teferruatlı analiz gerektirmeyen bir rahatlık sağlıyor. Daha da önemlisi belirli kesimler için, liderlerin kişiliklerini, karakterlerini önemsizleştirmek için söylemiyorum, ancak sosyolojik, siyasal, ekonomik artalanı, güç kombinasyonunu perdeleyen hatta bu alana zırhlı bir koruma sağlıyor. Dolayısıyla tartışmayı şahıslar, şahısların kişilikleri üzerinden yürütmek "müesses nizamın" devamı için gayet rasyonel ve işlevsel. Tamda bu niteliğinden dolayı şahıslara odaklanmak, onların kişilik ve karakterlerini hedef almak operasyonel bir nitelik arz ediyor.
Diğer taraftan düzenin çeperlerine püskürtülmüş olanların siyaseti bu tarzda sürdürmek konusunda geri kalmadıkları da aşikar. Atatürk, İnönü ve diğer aktörler üzerindeki değerlendirmeler sosyo-politik olmaktan çok aktörlerin kişiliklerine indirgenerek yürütüldü, yürütülüyor. Bu halkanın son parçası olarak Erdoğan karşımıza çıkıyor. Enflasyon niye yükseldi? Çünkü Erdoğan konuştu. Niye savaşıyoruz? Çünkü Erdoğan masayı devirdi. Ülkede niye bu kadar problem var? Çünkü Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu. Suriye'deki kriz niye bitmiyor? Çünkü Erdoğan yanlış yaptı. CHP niye iktidar olamıyor? Çünkü Erdoğan izin veremiyor. MHP niye güçlü değil? Çünkü Erdoğan oylarını çaldı. HDP niye barışa katkı sunamıyor? Çünkü Erdoğan onları eleştirdi. PKK niye çatışmaya devam ediyor? Çünkü Erdoğan diktatör olmak istiyor. Koalisyon niye kurulamadı? Çünkü Erdoğan kara kedi oldu. Adalet niye bu halde? Çünkü Erdoğan "hırsızlık" yaptı. Ahlak niye yok? Çünkü Erdoğan onu alıp "saray"a kilitledi. Hopa'yı niye sel aldı? Çünkü Erdoğan yağmuru kışkırttı. Ekinler niye ürün vermedi? Çünkü Erdoğan İsrail ile anlaşıp tohumların genetiğiyle oynadı. Niye..? Çünkü Erdoğan…? Niye…? Çünkü Erdoğan…?
İbn-i Haldun Mukaddime'sinde kıssacıların abartılı hikayelerini eleştirirken onların en garip hikayesi olarak İsrailoğulları'nın Şam'da kendilerine karşı savaştıkları Amalikalara (Amerika değil) mensup Ûc bin Inak hakkında anlattıklarını örnek verir. "İddialarına göre bu kişi o kadar uzundur ki, denizden balıkları elleriyle çıkarmakta ve sonra da onları güneşe tutarak kızartmaktadır." Cumhurbaşkanı Erdoğan'da artık makul değerlendirmelerin ötesinde "psikolojik" ihtiyaca göre boşlukları doldurmak için kullanılmaktadır. Çevremizi ablukaya alan ve yaslandıkları tarihsel toplumsal temeli görmezden gelerek tüm olumsuz gelişmeleri sırtına yükleyeceğimiz pek kullanışlı bir aktör. Artık ne siyasetin, ne sosyolojinin, ne sosyal psikolojinin, ne ekonominin, ne de iç ve dış gelişmelerin bir anlamı var. Tüm bu gelişmeler, merkezinde Erdoğan'ın olduğu ve onun kontrolden çıkardığı basit ve dolaylı türevlerdir. Dolayısıyla "milli mücadelenin" hedef alması, tüm güçlerini seferber ederek devirmesi gerekli olan Erdoğan'ın kendisidir.
Ülkemizin önemli bir kesiminin elbirliğiyle "persona non grata" ilan ederek hedef tahtasına koyduğu Erdoğan, "Ûc bin İnak" olmadığına göre ve kendisine atfedilen tüm bu "cürümleri" tek başına yapamayacağına göre doğrudan şahsın kendisini hedef alan bu düzeneğin irdelenmesi gerekiyor. Derida'nın isabetle vurguladığı gibi bu mekaniğin, bu söylemin dile gelmeyen kısımlarına, özenle gizlenmiş kısımlarına, dip tortusuna ışık tutmak icap ediyor. Yukarıda kişilik-karakter odaklı siyasetin ilgi çekiciliğine, kolaycılığına ve mevcudun muhafazasına yönelik örtük dinamiğine değindim. Buna şüphesiz, müesses nizamın vasiliğini yapan ancak gün be gün hayatiyetini yitirdiğine tanıklık eden ve çözümü şartların baskıladığı bir yenilenmede aramak yerine çaresizlik içinde karşıtını hedef alarak gerilemeyi, bozulmayı ona yüklemenin getirdiği bir psikolojik gereksinme hali var. Ancak bu yeterli değil, zira bu koroda "müesses nizam"dan şikayet eder görünen pek çok aktör de yer alıyor. Gerçekten söylendiği geniş bir komplonun bilinçli-bilinçsiz maşası oldukları için mi? Veya toplumun kaderine talip işlevsel bir siyasetten yoksun olmak olabilir mi? "Oynayamıyorum çünkü yerim dar" diyen gelin gibi sürekli kendi dışındaki olumsuz koşullara gönderme yaparak kendine alan açmak. O yüzden temel dinamik içerdeki bir zaaf olarak karşımıza çıkıyor.
Erdoğanbu siyasal tıkanıklık içerisinde öyle bir konuma yerleşiyor ki karşı tarafın güç yetiremeyeceği bir niteliğe bürünüyor. Erdoğan elbette güçlü bir lider ancak gücünün sınırı olduğu da aşikar. Ama muhalefetin büyük bir kısmının algısında Erdoğan sahip olduğundan çok daha büyük bir güce sahip. Hatta Erdoğan öyle büyük bir güç ki geri çekilse dünyalarında muazzam bir boşluk yaratacak gibi. Erdoğan, Necip Fazıl'ın "Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!.." şiirinde dile geldiği gibi arzuyla "olmaması istenen" ancak güçlü bir şekilde olması için de "var edilen-inşa edilen" bir figür.
O yüzden tartışma merkezini şahsa çekmek; politik dili sisteme, yapısal sorunlara, teamüllere, güç analizlerine kaydırmaktan alıkoyarak bizi psikolojiye savurmaktadır. Dolayısıyla mücadelenin yüzeysel bir alanda, geçekliğin ters-yüz edilerek ve ülkenin kaderinin sosyolojik-siyasal zemininden ayrıştırılarak heba edilmesi demektir. Erdoğan karizması, güç ve cesareti, yerleşik düzeni zorlayan yapısı ile bunu tahrik ediyor. Yaşanan her gelişme yandaşları için onda tecessüm eden politik iddianın hedef alınması, karşıtları için ise güce, ihtirasa doymayan açgözlülüğüyle bela ve musibetin kendisi oluyor.
Oysa siyaset verili şartlar üzerinden olur. Sosyal, siyasal, ekonomik vs. dinamikleri var. Yapısal bir dönüşüm, esaslı bir mücadele de ancak bu koşulların gerçekliğini dikkate alan ve bunu dönüştürmeyi hedef alan cesaret ve kararlılıkta olursa yol alınabilir. Psikolojiye savrulmuş, her şeyi o alanda tüketmeyi siyaset zanneden yüzeysellik sadece kin ve nefreti, çatışma ve gerilimi büyütür, bünyeyi tahrip eder. Ama asla umut vaat edemez, yapısal bir dönüşüm gerçekleştiremez.