İnsan beyninin hücreleri, öyle bir intizam ve itaat içinde çalışır ki, bu hâl bize her an yeniden düşünmeyi, konuşmayı, yürümeyi, anlamayı ve hayal kurmayı mümkün kılar. Bu faaliyetlerin sürekliliği, aslında içeride durmaksızın işleyen muazzam bir düzenin varlığını gösterir.

Beyindeki her bir hücre, kendi vazifesini şaşmadan yerine getirir. Özellikle nöronların zarında yaklaşık 70 mini volt civarında bir elektriksel potansiyelin sürekli korunması, bu düzenin temel işaretlerinden biridir. Bu küçük görünen fark, aslında hayatın sürekliliğini sağlayan ince bir denge hâlidir. Sanki her hücre, “ben vazifemin başındayım” dercesine bir uyanıklık hâlindedir.

Bu tabloya bakınca insan şunu fark eder: İçimizdeki bu muazzam sistem, başıboşluk kabul etmiyor. Her şey bir ölçü, bir disiplin ve bir ahenk içinde akıyor. En küçük hücreden en büyük sisteme kadar her parça, kendi yerinde kusursuz bir görev bilinciyle çalışıyor.

İşte bu noktada insan zihni şu soruyu sormadan edemiyor: Eğer bir hücre bu kadar düzenli ve itaatkâr bir şekilde vazifesini yapıyorsa, insanın bütünü neden aynı ahengi kuramasın?

Eğer her bir insan, kendisine düşen vazifeyi ihmal etmeden yerine getirseydi, tıpkı beynin içindeki o muazzam iletişim ağı gibi, toplumda da büyük bir enerji ortaya çıkmaz mıydı? Bu enerji; yıkımın değil inşanın, savaşın değil huzurun, ayrılığın değil birliğin enerjisi olurdu.

O zaman insanlık, bilimde daha ileri, sanatta daha derin, ahlakta daha olgun bir seviyeye ulaşmaz mıydı? Yeni keşifler, yeni imkânlar ve daha adil bir hayat düzeni doğmaz mıydı?

Fakat ne yazık ki, insan bazen kendi içindeki bu düzeni görmezden gelip dış dünyada karmaşa üretme yoluna gidebiliyor. Oysa tabiatın kendisine baksa, çok şey öğrenebilir.

Gökyüzü…

Bir anda toplanan bulutlar, emre itaat edercesine yağmura dönüşüyor. Ne bir gecikme ne bir isyan…

Güneş…

Her gün doğuyor, batıyor; kendi vazifesini hiç aksatmadan sürdürüyor.

Toprak…

Ölü gibi görünen bir odunun içinden bile, zamanla tatlı meyveler çıkarıyor; elma, kayısı, şeftali… Sessiz ama muazzam bir üretimle.

Bütün bu manzaralar, insana şunu fısıldar gibidir: Kâinatta yıkım değil, inşa esastır. Nizam, kaosun değil hikmetin eseridir.

O hâlde insan, bu muhteşem düzeni yalnızca seyreden değil, ondan ibret alan bir varlık olmalıdır. İçindeki hücrelerin sessiz itaatinden, kâinatın kusursuz düzeninden ders çıkararak; dünyayı daha huzurlu, daha adil ve daha yaşanabilir bir yer hâline getirmeye mecburdur.

Çünkü bu sistem, yıkım için değil; hayat, huzur ve mana için kurulmuştur.

Son söz:

Dünya saadeti de ahiret saadeti de, kâinattaki o muhteşem nizamın bize öğrettiği bir hakikate bağlıdır: Nasıl ki hücreler, zerreler ve bütün varlıklar Allah'ın emrine itaat içinde kusursuz bir vazife yürütüyor; insan da kendi iradesiyle, şuuruyla Allah’a itaat etmekle gerçek huzuru bulur. Bu itaat; hayatı anlamlı kılar, toplumu diriltir ve insanı hem dünyada hem ahirette saadete ulaştırır. 70 mini volt enerji üreten beyin hücresinden İlham alıp, ihlas ve uhuvvetle İttihat enerjisini üretebiliriz.