Zannı galibim o ki; geçmişte ve günümüzde Müslümanlar arasında Kur’an-ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap, İmam-ı Nevevî’nin derlediği hadis kitabı Riyâzü’s-Sâlihîn’dir...

Hep merakımı celb etmiştir: Niçin Riyâzü’s-Sâlihîn?

Sanıyorum böylesi bir tercihin arka planında İmam-ı Nevevî’nin ihlas ve ittikasının önemli bir etkisi vardır...

Rivayet o ki; İmam-ı Nevevî Şam’da az sayıda talebeye ders verirken, birden talebe sayısında ciddi bir artış olur. Öğrenci sayısı çoğalınca dersi iptal eder. Sebebi sorulunca:

“Kalbimde bir gurur ve kendini beğenmişlik hissettim. Riyaya düşme korkusundan dolayı böyle davrandım…”

Ne güzel bir hassasiyet… Takva ve veranın tezahürü…

Tabii bu seviyede bir duyarlılık herkesten beklenemez… Ancak dinde gösterişin dolu dizgin hayatımızı kasıp kavurduğu yeni zamanlarda ciddi bir iç muhasebeye ihtiyacımız var…

Sahada olan bir kardeşiniz olarak bir gözlemimi paylaşmak istiyorum… Yoğun program akışı içinde gittiğim birçok yerde salon programı organize eden kardeşlerin en büyük kaygılarından biri: “Ya salonu dolduramazsak!?”

Şayet salon, alan dolmamışsa kendini başarısız görme anlayışı…

Bilmiyorum, salonları, meydanları doldurmak farz mı, vacip mi, sünnet mi? Bu anlayış nereden bizlere sirayet etti?

Kaygı bu olunca, tercih edilen hatiplerde reytingi yüksek, kitleyi salona çekebilecek fenomen ve medyatik konuşmacılar oluyor… Genç, dinamik yeteneklere şans tanınmıyor… Katılım düşük olunca kendimizi kötü hissediyoruz… Sanki tribünlere oynuyoruz; skora takılı kalıyoruz… İmaj, traj, prestij derken ilkelerimizden uzaklaşıyoruz… Popülizme prim veriyoruz… Görüntü, görsellik derken gönülleri ıskalıyoruz…

Diyelim ki salonları doldurduk, kalpleri doyuramadıktan, mesajımızı veremedikten, misyonumuzu sürdüremedikten sonra kime hizmet etmiş oluruz?

Konferans endüstrisinin bizi çektiği kulvarlarda nereye savruluyoruz?

Kendimizi kandırmanın anlamı yok… Rakamlara takılı kalmanın gereği yok, bize rıza-yı İlahi yeter...

Sayıyı artırırken sahiciliğimizi kaybetmeyelim…

Grafikler, veriler, raporlar sayısal artışa işaret etse de bize kalite ve ind-i ilahide hüsn-ü kabul lazım…

Sayılar, kalabalıklar bir değer ölçüsü değildir; esas olan samimiyet ve sa’yü gayrettir.

Görünen o ki, tekasür virüsü bizlere bulaştı… Yani çokluk yarışı… Daha fazla beğeni, takipçi, izleyici, dinleyici, üye, hayran, alkışçı, mensup, mürid, müntesip, taraftar, holigan…

Tekasürün bir sonraki aşaması tefahür ve tekebbürdür…

Acaba çokluğun ve çoğalmanın ağırlığını taşıyabilecek miyiz?

Büyüdükçe böbürlenme, büyülenme ve kendini beğenme riski altındayız…

Artış ve alkış arzusu ihlasın iflasıdır…

Adeta var olmak için değil; görünmek ve beğeni toplamak için yaşıyoruz…

Bir zamanlar doğrularını paylaşanlar, şimdilerde fotoğraflarını paylaşıyorlar… Sonuç ne oldu? Daha fazla sayı dedikçe daha fazla azaldık… Görüntü ve gürültü ile yetinir olduk…

Başa dönecek olursak; keşke azın etiğine ve estetiğine daha fazla önem versek, kaliteye yoğunlaşsak, nitelikte karar kılsak… Çözüm tekasürde değil; tevazu ve takvadadır…

İlahi kriter nettir:

“Nice az birlik vardır ki Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir.” (Bakara, 249)

Huneyn Günü’nde sayısal çokluklarına güvenen Müslümanların başına nelerin geldiğini yüce kitabımız bize haber veriyor…

Ashab-ı Kehf’in sayısı azdı, etkileri büyüktü…

Hz. İbrahim (a.s.)’e iman edenlerin sayısı bir elin parmakları kadardı… O tek başına bir ümmetti…

Peki bizim telaşımız neden?

Biz bize düşen görevi yapmak durumundayız…

Öncelikle sel sularının sürükleyip götürdüğü çerçöp olmaktan bu ümmet nasıl kurtulacak?

Sözde 57 Müslüman ülke, 2 milyar Müslüman, bir Gazze’ye denk düşüyor mu?

Evet, Gazze sınavı, çokluğun çapını bize gösterdi…