Münzevî Vâiz/Şâir/Âlim

Ahlâkı ve dürüstlüğüyle insanları etki altında bırakan Mehmet Âkif’in verdiği sözden asla dönmeyeceğini, herkes bilirdi. İnancının ne kadar kuvvetli, ahlak ve dürüstlüğünün ne kadar erdemli olduğuna onu tanıyanlar yakından şahit olmuşlardır. Seveni de sevmeyeni de, fikirdaşları veya karşıtları, onun bir ahlâk adamı olduğunu düşünürlerdi. Mücadeleci ve eylem adamı olma özelliği, Âkif’i yerinde durdurmuyor, sürekli hareket halindeki bir savaşçıya dönüştürüyordu. Ona göre, ‘hareket geçmek ve durmamak lazım’dı. İnsanları uyandırmak ve ikaz etmek için öne atılıyordu. 

Öne çıkmada tereddüt göstermeyen Âkif, mütevazı olduğu için övülmekten hoşlanmayan bir şahsiyet yapısına sahiptir. Vatan sevgisini ölçen bir alet yoktur ama, Vatanı için İstiklal Şairi, her şeyi göze alır, cepheye koşar, yaralılara su taşır, tedavilerinde yardımcı olur, orada konuşur, hitap ederdi. Böylece Kahraman Vâiz, cephede konuşuyor, Meclis’te konuşuyor, camide konuşuyor, evlerde konuşuyordu. 

Torunu Selma, Âkif’i anlatırken, onun hayat felsefesinin yeni nesle anlatılması gerektiğini ısrarla seslendirmektedir: “Yaşadıkları, ahlâkı, dürüstlüğü, kişiliği, hiçbir zaman inandığı yoldan dönmeyişi, para pul uğruna inançlarından vazgeçmemesi, kimseye yalakalık yapmayışı örnek alınmalı. Dindar bir insan, Âkif’in isteği, Kur’ân’ı okuyup, anlamak, günümüze uygulamaktı. Batı’nın ilmini alalım, her türlü disiplinini alalım ama kendi geleneklerimizi, örflerimizi koruyarak, ikisini bağdaştıralım, ileriye gidelim diye düşündü.” (Fatih Bayhan, Dedem Mehmet Âkif, İstanbul 2019, 119-123)

İslâm birliğini savunan din âlimi vaiz, şair, hafız Âkif, halkı aydınlatır, milleti bilinçlendirmeye çalışır. Bunu yaparken de ailesini ihmal etmez; Mısır’da iken, çocuklarını okutmak için hamallık bile yaparım diyecek kadar da cesur bir ruh halini taşımaktadır. Din, kutsal ve inanç, onun temel ilkeleridir. Onlara saygısı sınırsızdır. Nitekim torunlarının aktardığına göre, Âkif, hiçbir zaman ezanı oturarak dinlemezdi. Bunun için İstiklal Marşı’nı nasıl yazdınız? sorusuna; İstiklal Marşı ‘iman’la yazılır diye cevap vermektedir. 

Âkif nasıl yazar? Sorusuna kendi ifadesiyle: “Çok uğraşırım, epey çalışırım… Mevzuyu uzun boylu kafamda işlerim. Nihayet kâğıt üzerine naklederken de hayli yorulurum.” 

Âkif’in tat aldığı bütün zevkleri, sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız bir köşeye çekilerek sessiz sedasız düşünmek … (Dedem Mehmet Akif, 157,160,162)

Mısır’da iken Âkif, Kahire’den uzak bir köye, Hilvan’a çekilir. Orada münzevi denecek bir şekilde hayat sürer. Haftada iki gün ise, Kahire’ye gider, Darülfünun’daki derslerini verir, oradan tekrar trenle Hilvan’a dönerdi. Dolayısıyla o, şehirde dolaşmaktan, kalabalık caddelere girmekten sıkılır; münzevi bir hayatın kendisine daha cazip geldiğini hissederdi. Nitekim Mehmet Âkif’in Kur’ân’ı tercüme etme çalışması, onun inzivaya çekilmiş takva sahibi bir kişiliğe bürünmesine sebep olmuştur.

Erdemli bir ahlâk insanı olan Mehmet Âkif, ‘fazla terbiyeli’ ve ‘fazla terbiyesiz’ insanlara karşı mesafeli olur. Bu iki tür kimliğe sahip insan grubundan haz almazdı. Ona göre, nezaket, insanların gizledikleri birtakım yönleri için bir kılıftı. Fazla nazik adam, Âkif için, gizli adamdı. 

Hâsılı, garip ama onurlu ve şerefli bir hayat geçiren Mehmet Âkif, dik duruşlu ve temiz bir hayat sürmüştür. Ancak sahipsiz bırakılan cenazesi, kendisini kahraman olarak gören halkın ve gençlerin bulunduğu binlerce insan tarafından yalnız bırakılmamıştır. Haber verilmeyen yığınlar, milletin kendisi olan Âkif’in Kâbe örtüsüne sarılı bedenini, ebedî hayatın başlangıç mekânına, omuzlarında taşımışlardır. (Dedem Mehmet Akif, 196-202)

Milli Şairimiz, on iki yıl gönüllü sürgün sonunda uzak kaldığı vatanına kavuşmuştur. Ona milletvekili olmasına rağmen, hiçbir zaman maaş bağlanmamıştır. Ancak Âkif, Âsım’ın neslinin emin ellerinde; davası, ideali omuzlarda, ebedi cennet ‘sürgün’üne sefere çıkmıştır.