0
Geçen üç yazıda "ev ödevi", "ders saati" ve "testler-yazılılar"adeğindim.ile Bu hafta da bağlantılı olarak zorunlu eğitimde "yöneltme-yönlendirme"yi ele alalım. Çünkü Milli Eğitim Temel Kanunu'nda, İlköğretim Kurumları Yönetmeliği'nde, İlköğretimde Yöneltme Yönergesi'nde ve kısmen Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği'nde değinilen konu eğitim sistemini ve yaklaşık yirmi milyon insanın doğrudan yaşamını ilgilendiriyor. Konu öğrencilerin hangi liseye, hangi üniversiteye yerleşeceği ve ne şekilde yerleştirileceği ile ilgili. Daha da önemlisi yaşamın asli bir bileşeni olan "meslek seçimini" nasıl formüle ettiğimiz ile ilgili.
"Öğrencilerin, ilgi, istek, yetenek ve kişilik özelliklerini dikkate alarak; olumlu bir benlik kavramı geliştirebilmelerine, seçeneklerden haberdar olmalarına, potansiyellerinin farkında olarak onu geliştirmeye çalışmalarına, bu doğrultuda kararlar alabilmelerine, aldıkları kararların sonuçlarını görebilmelerine ve sorumluluğunu almalarına yönelik bilimsel hizmetlerin düzenli ve sürekli bir biçimde verilmesine""yöneltme" deniliyor. Milli Eğitim Temel Kanununun 23, 28 ve 35. maddelerinde konu hem İlköğretim hem Ortaöğretim hem de Yükseköğretim kademeleri için ele alınmakta ve "öğrencilerin ilgi, istidat ve kabiliyetlerine"vurgu yapmaktadır. Sürekli tekrarladığımız ve MEB'in de kabul ettiği "her insanın farklıdır" ilkesine uygun görülen yasal temellendirmenin nasıl hayata geçtiği önem arz ediyor. Yani "her öğrencinin farklı olduğu"ve "ilgi, istidat ve kabiliyeti" ile ayrıştığı gerçekliğini nasıl yönettiğimiz meselesi öne çıkıyor.
Bilindiği üzere zorunlu eğitim kademesinde yaklaşık 17 milyon öğrencimiz var ve bu öğrencilerin önünde iki temel eşik bulunuyor; birincisi İlköğretim bitiminde TEOG, ikincisi Ortaöğretim sonunda YGS. Şimdi, yukarıda ki yasal temellendirme ile bağlantılı olarak bu geçişi nasıl organize ettiğimize bakalım. Bakalım ki sürekli atıf yaptığımız "ilgi, istidat ve kabiliyet"ile "her öğrenci farklıdır"kabullerimizi pratikte nasıl buharlaştırdığımızı görebilelim. Basit gerçeğimiz şu; hem TEOG hem de YGS'de akademik performans üzerinden yöneltme yapıyoruz. Yani "ilgi, istiddat ve kabiliyet"üzerinden temellendirdiğimiz yöneltmenin temel kriteri "akademik başarı"olarak kodluyoruz. Peki Anaokulundan başlayarak "ilgi, istidat ve kabiliyeti"ile öğrenciyi tanılamaya odaklı yöneltme nerede? Nerede iş görecek? Yaptığınız yasal düzenlemeler, teorik temellendirmeler ve sistemik yapılanmanız arasında bir bağlantı yoksa birbirine değmeyen iki paralel evren inşa etmiş oluyorsunuz. Teorik mimarisi ile pratik organizasyonu arasında mütekabiliyetin yitirildiği ve pratik organizasyonun teorik mimariyi darmadağın ettiği bir durum çıkıyor karşımıza. Mitolojide kendi kuyruğunu ısıran yılanı sembolize eden "Ouroboros"u çağrıştırıyor halimiz. Kendi üretimini kendisi bozuyor, kendi kutsalını kendisi yağmalıyor.
Biraz daha açalım konuyu. Öğrencinin çok ve yerleşecek alanların azlığı nedeniyle belirli kriterle üzerinden yerleştirme yapmamız gerekiyor. Bizde bunu akademik performans üzerinden yapıyoruz. Önemli bir kriter ancak bu kriterin yeterliliği ve sistemik yapılanma ile uyumu yine de sorgulanmayı zorunlu kılıyor. "Yöneltme" önemli, gerekli. Ancak önemi ve gerekliliği açık olan mevzunın "Ouroboros"a döndüğünü kurcalamamız icap ediyor. Şimdi, test çözmeden muzdarip öğrencilerimizin hangisi kendi "ilgi istidat ve kabiliyetini" ölçecek? Hangisi bunun farkına varacak imkan ve olanaklara sahip? Hangisi bunun farkına varacak zamana sahip ve hangisi bunu açığa çıkaracak ilişkilere sahip? Laf ola beri gele. Sonra "yöneltme ve yönlendirme"dediğimiz mekanizmanın bir süreç olduğunu ifade ediyoruz. Gayet güzel. Peki, bu sürecin takibini yapan kim, sürecin işlerliğine ilişkin işlevsel bir tertibata sahip olan kim? Psikolojiye sırtımızı vererek aşırdığımız bir kaç test dışında derde deva bir tane işlevsel mekanizmamız yok. Sonra koca bir insan hayatını birkaç dakikalık test üzerinden tanılamaya, etiketlemeye ve öğrencinin öz farkındalığını harekete geçirme yerine öğrenciye yükleme yapmaya çalışıyoruz. Üstelik hiç kullanmadığımız halde.
Teorik açıdan "yöneltme ve yönlendirme"nin hayli makul olduğu aşikar. Lakin bu "yöneltme ve yönlendirme"yi nerede yapacağız? Kime yapacağız? Hangi zaman diliminde yapacağız? Söz konusu olan çocuklar, ergenler. Ergenlik başlı başına bir dönüşüm evresi, tabiri caizse ikinci bir doğum dönemi. Kendini tanıma, keşfetme, bulma hatta inşa dönemi. Dolayısıyla hayli "akışkan ve çalkantılı"bir süreci ima ediyor ve yöneltme mekaniğinizin söz konusu dönemle uyumlu olması gerekiyor. Ana okulundan başlayan bir süreç olduğu vurgulanıyor yöneltmenin. Peki "yöneltme"nin uygulanabilirliği var mı veya sistem buna uyumlu mu veya buna uygun yapılandırılmış mı? Öğrencinin bireysel hikayesinde "ilgi istidat ve kabiliyetine"ilişkin tutulan kayıtların bir hükmü var mı? Siz liseye öğrenci yönlendirirken neye bakıyorsunuz? "Yöneltme öneri formu"nu dikkate alacak bir bir formülasyonunuz var mı? Yoksa dostlar alışverişte görsün misali mi? Lisede "ilgi istidat ve kabiliyet"anlamında iki yapılanmamız var; birisi Güzel Sanatlar Lisesidiğeri de Spor Lisesi. İkisinin de sistem içersindeki yaygınlığı malum. Diğer taraftan sistemde bunların azlığı çokluğu da bir noktadan sonra anlam ifade etmiyor. Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi kullanıl(a)mıyor.
Meslekler farklılaşıyor. Eğitim doğası gereği ziyadesiyle muhafazakar ve değişim dinamiğine adaptasyon süreci hayli yavaş. Hayatın ritmi ile senkronize bir yapı olmaktan hayli uzak. Günümüzün teknolojik çılgınlığını göz önünde bulundurarak baktığımızda bu teknolojilere bağımlı gelişen bir sosyal ve ekonomik hayatın geliştiğini görüyoruz. Bugün revaçta olan pek çok meslek 20-30 yıl öncesinde öğretmenin, MEB'in hafsalasından bile geçmiyordu. Muhtemelen önümüzdeki 15-20 yılın önümüze çıkaracağı mesleklerin pekçoğundan da bihaber şekilde çalışmalarımız sürdürüyoruz. O halde "yöneltme-yönlendirme"mizin ahvali nice olacak? Zaman, emek ve paraca harcadığımız, ülkenin yarınlarını maruz bıraktığımız bir pratiğin hal-i pür melali bu.
Fukocu anlamda eğitimin bir iktidar teknolojisi olarak hayata geçtiğini biliyoruz zaten. Ancak iktidar odaklı bakıldığında bile nüfusun kontrol ve yönetiminin işlevsel, makul, meşru ve sürdürülebilir olması dört başı mamur düzenlemeyi gerekli kılıyor. Bu, iktidar teknolojisinin karşılacağı direniş stratejileriyle yeni sentezlere kaymasını mümkün kılan bir insaniliğe alan açacaktır. Öbür türlüsü iktidar teknolojilerinin ağına kurban verdiğimiz büyük bir nüfusun kaba tahakküm pratiklerinde heba edilmesidir. Günümüzün hayati konularından olan "beşeri sermaye"nin özensiz, tenakuz halindeki formülasyonlarda heder edilmesidir. Kendini tanımayan insanların kendilerine uygunluğu olmayan mesleklerde doyumsuz şekilde hayat tüketmesidir. Hele hele çalışmanın-meslek sahibi olmanın fetiş haline geldiği günümüzün temposu yüksek koşullarında. Bireysel ilişkilerin, bağların bu kadar rahat çözüldüğü ancak iş-meslek bağının kalıcı kaldığı dikkate alındığında. Kendisini tanımayan insanların kendilerine uygun olmayan mesleklerde ömür tüketmesi bu açıdan kahredici bir iktidar teknolojisini açık ettiği gibi aynı zamanda ne tür direniş formları üretmemiz gerektiğini açık ediyor. Ve şüphesiz bu açıdan "yöneltme-yönlendirme" mekaniğimizin nasıl hayati bir sorun alanımıza vurgu yaptığını da.