Yandın ki ne yandın… Sevdaya düşmüş olsan da yandın sevdasız olsan da… Yüreğini bir zulmün közleri dağlasa da yandın dağlamasa da… Deryalar söndüremez bu ateşi, gül dindiremez bu iniltiyi, hiçbir korku sindiremez bu acıyı… Kopup gelen bir çığ gibi alır içine seni ve nefessiz bırakır sineni… Dağlar koşar feryadına, taşlar ağlar; dereler, çaylar söndürmek için su taşır; her mısrada, her nağmede biraz daha çoğalan, biraz daha büyüyen, esrik bir zamandan izler taşıyan yangınına… Ta ötelerden, ta uzaklardan, ta eskilerden bir türkü; yakan kavuran bir ses eşliğinde; acıları acımız, sevdaları sevdamız olan diyardan ulaşır bizlere…
Dinledikçe bu türküyü; bir turna kanadında, bir bulut üstünde, bir suyun çağlayışında akar gideriz memleket aşrı yüreğimizin hızıyla, gönlümüzün avazıyla… Ne dile sığar türkünün anlattıkları ne yere ne göğe ne şiire ne romana ve ne de hikâyeye… Bu söz öyle bir sözdür ki; insan duyunca, sanki ötelerden bir hava sezer bu söyleyişte ve bu sözde… İlahi bir sır vardır içeriğinde ve ilahi olana dair bir hikmet gizlidir her bir yerinde… Can dayanmaz bu esrarın yükünü taşımak her yiğidin kârı değildir. Marifet ehli canından can verir bu esrarı çözmek, bundaki hikmetten bir parça elde edebilmek için…
Bu uzun havayı her dinlediğimizde yürek yaralarımız depreşir, yıllar aradan çekilir ve seslerin birbirine karıştığı, korkunun, endişenin tarif edilmez şekilde ortalığı sardığı, uzayıp giden yollarda ölümün bütün dehşetiyle kol gezdiği, insanların ciğer parelerinden bile vazgeçip acıdan donup kaldığı zamanda buluruz kendimizi… Bu türkü yardımıyla atalarımızın, dedelerimizin nasıl bir imtihandan geçtiklerini hayal ederken, yüreğimizin bütün damarlarından öylesine bir ah sesi yükselir ki, feryadımız arşa dayanır, bu zulmü edenleri gözyaşları eşleğinde ilahi adalete havale ederiz.
Karanlık gecelerde bin bir sızı içinde devşirdiğimiz acılardan, bin bir çile içinde taşıdığımız sevdalardan, adı geçince bile insanı yoran, inleten ayrılıklardan izler taşır bu türkü… Yıldızlarla dolu bir gökyüzü altında, hafiften eser bir rüzgâr eşliğinde, daralmış, incinmiş, kaybettiklerinin etkisiyle adeta kendinden geçmiş, hafakanlar içerisindeki ruhumuza, o ağırdan başlayıp, yavaş yavaş yükselen nağmesiyle tercüman olur, sözleri alır bizi bir başka zamana götürür. Bilgece duruşuyla, nasihatkâr tavrıyla, bir halkın yıllardır dilden dile dolaşan macerasını anlatır.
Sen benim yüreğimin içinden geçeni söyleyensin, söyleyemediğimi söyleyip beni kendimden geçirensin… Beni benden alıp ovalar, koyaklar boyunca uçuransın… Dilimin dönmediği, elimin ermediği, hızımın yetmediği, sözümün dinlenmediği yerde araya girip, benim için konuşan, benim için ağlayan, benim için sızlayan ve inleyensin…
Ruhumdaki acıyı tek başıma çektiğim, kendime eş bulamadığım zamanlarda; o zamanlar ki, vaktin vakte karıştığı, gecenin, anın, sonranın ve evvelin olmadığı bir özge durumda kederimi içime gömüp dolandığım, bir ulaşılmaz ve erişilmez hayalle boyandığım zamanlardır. Bir özge ses bütün bir toplumun muhayyilesinden doğan uzun havayı gönül dünyamızda yıllardır süren o büyük acıya derinden derine vurgu yaparak seslendirir ve hali pür melalimizi hikâye eder. Bu öyle bir hikâyedir ki; kesintisiz süren ve acısı hiç dinmeyen, dinmeyecek olandır.
Sorular ruhunuzu bunalttığında… Vesveseler, ikilemler, tereddütler içinde bocalayıp, büyük bir şaşkınlıkla baş başakaldığınızda, geçmişin kara yüzünde nice bir hicrana, nice bir hüzne kanat çırptığınızda tarihler 1914 yılını göstermektedir. Birinci Dünya Savaşı başlamış, sonrasında memleketin birçok yeri işgal edilmiştir. Doğu cephesindeki ordumuz amansız kış şartlarına dayanamaz olmuş, bir rivayete göre altmış bin, bazı kaynaklara göre doksan bin askerimiz Doğu cephesinde soğuktan donarak şehit olmuştur. İki yıl aradan sonra Rus Ordusu olanca hızı ile Erzurum’a doğru ilerlemektedir. Halkta bir heyecan, bir panik havası var ki tarif edilir değil. Çünkü artık Rus Ordusunun önü açılmış ve 1916 yılına gelindiğinde de Erzurum’la birlikte Doğu Anadolu’nun birçok şehri işgal edilmiştir.
Erzurum’un; mert, dürüst, Dadaş ruhlu insanı malı mülkü bir tarafa bırakarak; canlarını ve namuslarını kurtarma derdine düşmüştür… Bir tarafta Ermenilerle birlikte yakıp yıkan, ölüm saçan Rus Ordusu; diğer taraftan acımasız kış şartları… Erzurumlular iki düşman arasında tercih yapmak zorundadır. Halkın bir bölümü tercihini yapar ve kimi yayan, kimi atlı, kimi kağnılarla yollara düşer. Doğup büyüdüğü, yıllarca nefes alıp verdiği topraklardan, o canım memleketinden, yollarda nelerle karşılaşacağını bilmeden, her şeyini terk ederek hicrete başlar. Zira Rus ordusuna yem olmaktansa; ağır kış şartlarına karşı mücadele etmeyi daha doğru bulurlar.
Halk yanlarına alabildiği ve kendilerine yolda lazım olacak eşyaları alelacele kaptığı gibi yollara düşer. Yollara düşmesine düşerler fakat kolay değildir bu göç… Kimi daha yeni evlenmiştir. Kimi kadınlar daha yeni doğum yapmıştır. Çoğunun binebilecek ne atı ve ne de arabası vardır. Bir taraftan bu imkansızlıklar, diğer taraftan acımasız kış şartları… Bir can pazarı yaşanır. Yiyecek ve giyecek sıkıntısı halkı perişan etmektedir. Bu sıkıntılar öyle ayyuka çıkmıştır ki; yeni doğan çocuklarını dahi yolda ölüme terk edenlerin, açlıktan takatsiz düşüp can verenlerin haddi hesabı yoktur. Canlarından bir parça olanları sonsuz bir acı içerisinde dağlarda, vadilerde bırakmak zorunda kalırlar. Mezarlarının başlarına bir çalı, bir taş bile dikemeden ölenlerini toprağa, acılarını da yüreklerime gömerek sürdürürler bu göç yolculuğunu…
İşte bunlardan birinin can alıcı, hiçbir yüreğin dayanamayacağı hikâye şöyle:
Anne baba üç çocuk bir kağnı arabasına biniyorlar ve olabildiğince hızlı bir şekilde Tercan’a doğru yol alıyorlar. Fakat bu o kadar kolay değil. Çünkü kar yağmaktadır ve giderek de şiddetini artırmaktadır. Ve nihayet kar yağışı tipiye dönüşür ve ortada yol iz kalmaz. Artık öküzler kağnı arabasını çekemeyecek duruma düşerler ve daha fazla gidemeyip kara saplanıp kalırlar. Anne baba yanlarındaki yorganlarla soğuktan korunmak için üstlerini örtmeye çalışırlar. Ne var ki bütün çabalar boşunadır ve son sözü mareşal kış söyleyecektir.
Ertesi gün arkadan gelen kafileler bakıyorlar ki yolun üstünde bir tümsek oluşmuş ve yolu kapatmış. Tümseği eşiyorlar ki anne baba ve üç çocuğu donarak ölmüş. Donan sadece onlar mıydı? Bu göç yolunda düşmandan kaçarken daha niceleri donarak ruhlarını Allah’a teslim ettiler. Ve bu derin, bu tarifsiz acılar halkın dilinde bir türküde yer buldu ve o gün bugündür söylenir oldu.
İşte bu zor şartların dile getirildiği ve korkunun, ayrılığın, göç yollarında hayatını kaybedenlerin macerasının adeta resmedildiği ve söze döküldüğü türküdür; “Göç göç oldu göçler yola dizildi”… Yürek dağlayan, hüzünlü gövdelerde yaralar açan türkünün sözleri şöyledir:
Göç göç oldu göçler yola düzüldü
Uyku geldi ela gözler süzüldü
O zamanda elim yardan üzüldü
Ağam nerden aşar yolu yaylanın
Doldur doldur nargilemi tazele
Sarardı gül benzim döndü gazele
Tut kolumdan indir beni mezara
Ağam nerden aşar yolu yaylanın
Asker indi Ilıca'nın düzüne
Geri döndüm şehir çarptı gözüme
Ben garibim kimse bakmaz yüzüme
Ağam nerden aşar yolu yaylanın
Derleyen: Muammer Özkavcı / Repertuar No:554 / Yöresi- İli: Erzurum / Kaynak Kişi: Raci Alkır