Almanya'da son dönemde yayımlanan güvenlik ve istihbarat raporları dikkatle incelendiğinde ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor. Bir tarafta Türkiye'nin Avrupa güvenliği için vazgeçilmez bir ortak olduğu söyleniyor, diğer tarafta ise Türkiye giderek daha fazla "risk", "tehdit" veya "sorunlu aktör" kategorilerinin içine yerleştiriliyor. Bu yaklaşım, yalnızca güncel güvenlik tartışmalarıyla açıklanabilecek bir durum olmaktan çıkmış görünüyor.
Avrupa'nın son yıllarda karşı karşıya kaldığı jeopolitik tablo, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki güvenlik mimarisini ciddi biçimde sarstı. Rusya-Ukrayna savaşı, enerji krizleri, savunma harcamalarındaki artış ve ABD'nin Avrupa güvenliğine yönelik yaklaşımındaki değişim, kıtanın geleceğe ilişkin kaygılarını artırdı.
Özellikle Washington'un son yıllarda NATO içindeki yük paylaşımı konusundaki baskıları ve Avrupa'nın güvenlik sorumluluğunu daha fazla üstlenmesi gerektiğine yönelik söylemleri, Berlin ve Paris gibi başkentlerde yeni arayışlara yol açtı. Avrupa artık kendi savunma kapasitesini artırmak zorunda olduğunu biliyor.
Tam Bu Noktada Türkiye Faktörü Devreye Giriyor. Türkiye yalnızca NATO'nun en büyük ordularından birine sahip değil. Aynı zamanda son yirmi yılda savunma sanayiinde önemli bir dönüşüm gerçekleştirmiş, insansız sistemlerden elektronik harbe, füze teknolojilerinden hava savunma sistemlerine kadar birçok alanda dikkat çekici bir kapasite oluşturmuş durumda.
Avrupa'nın Türkiye'ye bakışındaki temel çelişki de burada ortaya çıkıyor. Türkiye'nin askeri ve teknolojik kapasitesine ihtiyaç duyuluyor ancak aynı zamanda Ankara'nın bağımsız hareket etme kabiliyetinden de rahatsızlık duyuluyor.
Bu nedenle bazı çevrelerde Türkiye ile tam eşit ortaklık kurmak yerine, Türkiye'nin yeniden daha kontrollü bir ortak haline getirilmesi gerektiği yönünde bir anlayış bulunduğu yönünde yorumlar yapılıyor. Bu bakış açısına göre sorun Türkiye'nin gücü değil; bu gücün bağımsız kullanılabilmesi.
Son dönemde yayımlanan bazı raporlar ve Avrupa kurumlarından gelen açıklamalar da bu çerçevede değerlendiriliyor. Özellikle Türkiye'nin istihbarat kapasitesi, diaspora üzerindeki etkisi, savunma sanayii atılımları ve dış politika hamleleri üzerinden yürütülen tartışmaların zamanlaması dikkat çekiyor.
Elbette her raporu doğrudan siyasi operasyon olarak değerlendirmek doğru olmaz. Güvenlik kurumları kendi bakış açılarıyla tehdit değerlendirmeleri yaparlar. Ancak aynı dönemde farklı Avrupa kurumlarından gelen benzer tonlu açıklamalar, siyasi boyutun tamamen göz ardı edilmesini de zorlaştırıyor.
Buradaki temel mesele Türkiye'nin ne yaptığı kadar Avrupa'nın Türkiye'yi nasıl gördüğüdür. Soğuk Savaş döneminde Avrupa'nın Türkiye algısı daha çok sınır güvenliği ve askeri katkı üzerinden şekilleniyordu. Günümüzde ise savunma sanayii geliştiren, bölgesel krizlerde inisiyatif alan ve kendi stratejik önceliklerini belirleyen bir Türkiye ile karşı karşıyalar.
Bu durum bazı Avrupa çevrelerinde hayranlık kadar tedirginlik de üretiyor. Çünkü artık masada yalnızca talimat alan bir Türkiye değil, zaman zaman kendi gündemini oluşturan bir Türkiye bulunuyor.
Almanya'nın son dönemdeki söylemlerine yönelik eleştirilerin merkezinde de bu nokta yer alıyor. Türkiye'yi stratejik ortak olarak tanımlarken aynı anda onu sürekli şüphe kategorisinde tutmak, uzun vadede güven inşa etmeyen bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor.
Gerçek bir ortaklık, karşılıklı bağımlılığı kabul etmekle mümkündür. Avrupa'nın güvenlik sorunları ne kadar gerçekse, Türkiye'nin güvenlik kaygıları da o kadar gerçektir. Türkiye'nin yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanan, ihtiyaç duyulmadığında ise eleştirilerin hedefi haline gelen bir aktör olarak görülmesi sürdürülebilir bir politika değildir.
Bugün Avrupa'nın karşı karşıya olduğu asıl soru şudur: Türkiye ile eşit ve karşılıklı saygıya dayalı yeni bir ilişki mi kurulacak, yoksa eski alışkanlıklarla hareket edilerek güven krizleri derinleştirilmeye devam mı edilecek?
Bu sorunun cevabı yalnızca Türkiye-Almanya ilişkilerini değil, Avrupa'nın gelecekteki güvenlik mimarisini de doğrudan etkileyecektir.