0

Turgut Özal'ın Başbakanlık yaptığı dönemden bu yana Türkiye, Başkanlık Sistemi'ni tartışıyor. Özal'ın, henüz Başbakanlık yaptığı dönemde "Türkiye için en uygun model Başkanlık Sistemi'dir" dediği herkes tarafından biliniyor. Öte yandan, Alparslan Türkeş, Süleyman Demirel, Tansu Çiller gibi siyasiler de Başkanlık Sistemi ile ilgili benzer görüşleri farklı zamanlarda dile getirdi. AK Parti iktidarıyla birlikte, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın halkoyuyla seçilmesinden sonra Başkanlık Sistemi "zaruri bir ihtiyaç" olarak tartışılmaya başlandı.

Kuşkusuz bu tartışmanın doğru bir zeminde ilerlemesi, Türkiye halkının Parlamenter Sistem ile Başkanlık Sistemini doğru bir şekilde mukayese ederek bir kanaate varması anlamına gelecek ve bu oldukça gereklidir.

Ne var ki bugüne kadar doğru bir tartışma zemini oluşturulamadı. Gerek siyasetçiler ve gerekse siyasetin çeperlerinde yer alan kurum ve kuruluşlar, Başkanlık Sistemi'ni rasyonel bir zeminde tartışmadı. Mezkûr tartışma, Erdoğan nefreti ya da Erdoğan sempatisi üzerinden yürüdü. Erdoğan sempatisi/sevgisi olanlar, -kısmen de olsa- bu sevgi ve sempati üzerinden Başkanlık Sistemi'ni tanımladı ve "evet Başkanlık Sistemi gereklidir" dedi. Erdoğan nefreti/karşıtlığı olanlar ise, tamamen bu duygularını referans alarak, katı bir şekilde "hayır, Başkanlık Sistemi gereksizdir" dedi ve Türkiye'nin sistem değişikliği ihtiyacına "kategorik muhaliflik" yaptı.

Oysa Başkanlık Sistemi, ne Erdoğan'ın kişisel bir meselesidir, ne de salt Erdoğan'ı ilgilendiren bir meseledir. Bugün giderek daha ağır hissedilen "Parlamenter Sistem Krizi" de ne salt AK Parti iktidarını ilgilendiren bir krizdir, ne de AK Parti iktidarının ürettiği bir krizdir.

Doğru bir teşhis koymak durumundayız.

Parlamenter Sistem, Türkiye'nin büyüme, güçlenme ve yenilenme iradesini taşıyamayan, sürekli tıkanan, kriz üreten, hantal ve "enfektif" bir sistemdir.

Parlamenter Sistem, Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesi sürecinden mütevellit "iki başlılık sorunu"nu da açığa çıkartmıştır.

Bugün "iki başlılık" sorununun tam hissedilmemesinin temel nedeni, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Başbakan Yıldırım'ın aynı siyasi partiden geliyor olmasıdır.

Bu tablo, her zaman böyle gerçekleşmeyebilir.

Sözgelimi, yarın CHP'li bir Cumhurbaşkanı, AK Partili bir Başbakan seçilebilir. Veya tam tersi, halk, AK Partili birini Cumhurbaşkanlığına CHP'li ya da MHP'li birini de Başbakanlığa getirebilir. Bunun garantisi yok. Mevcut Anayasaya göre bu mümkün. Böyle bir durumda, mevcut yetkileri de düşünerek oluşacak krizi düşünün. Sistem kilitlenir. Meclis "iş yapamaz" hale gelir. "İki başlı, iki kutuplu" bir yönetim şekli ortaya çıkar. Bu, Türkiye için bir "felaket" demektir. Faturasını herkes öder.

Kuvvetler ayrılığı, fren mekanizması, tek adamlık, otoriter rejim gibi gerçeklik oranı sıfır olan argümanlarla Başkanlık Sistemi'ne karşı olmak, tamamen ideolojik bir tercihtir. Bu tercihin Başkanlık Sistemi'nin ruhu ya da muhtevası ile bir ilgisi yoktur.

Başkanlık Sistemi'yle Başkanın "otoriterleşeceği ve/ya tek adam olacağı" tezi, dibi boş, koca bir aldatmacadır. Eğer tek adamlıktan, otoriterleşmeden bahsedilecekse, o, 82 Anayasası'yla milletin tepesinde "demokles kılıcı" gibi sallansın diye ultra yetkilerle donatılmış bugünkü Cumhurbaşkanlığı makamıdır. Yani eğer isterse bugün Tayyip Erdoğan çok rahat bir şekilde otoriter de olur, diktatör de. Yasalar buna müsait. Neyse ki, milletin istek ve talepleri doğrultusunda yetki kullanan bir Cumhurbaşkanı var o koltukta.

Cumhurbaşkanı'nın imzası olmadan, ondan habersiz asaleten bir Daire Başkanının bile atanamayacağı bir sistemi savunanlar, Başkan'ın istese yüklü miktarda çöp kamyonu bile alamayacak kadar zavallılaşacağı bir sistemi "otoriterlerlik, tek adamlık, diktatörlük" diye pazarlıyor halka!

Diğer bir aldatmaca da Başkanlık Sistemi'yle "Kuvvetler Ayrılığı" prensibinin işlevsizleşeceği aldatmacasıdır. Bu tezi ortaya atanlar, halkın gözünün içine baka baka yalan söylüyor. Asıl, Parlamenter Sistem'de kuvvetler ayrımı diye bir şey neredeyse yoktur. Varsa da kör topal uygulanmaktadır. Bugünkü sistemdeki kuvvetler ayrılığı, oldukça "flu"dur, hatta deyim yerindeyse mezkûr erkler iç içe geçmiş durumdadır. Sözgelimi, Yasama ve Yürütme erkinin "ayrılığından" kim söz edebilir bugün? Daha açık bir ifadeyle, Bakanlar Kurulu ile TBMM'nin birbirinden bağımsız iki ayrı erk, iki ayrı kuvvet olduğunu kim iddia edebilir?

Bugünkü sistemde Yasama, Yürütme'nin politikalarına göre faaliyet yürüten bir erktir ve tek başına işlevsizdir. Dolaysıyla bugün "kuvvetler ayrımı prensibi" diye bir prensip söz konusu değildir. İşlevsel açıdan bugünkü prensibin kavramsal karşılığı tam olarak "kuvvetler bağımlılığı"dır. Bugünkü sistem, kuvvetlerin birbirine bağımlı olduğu, bir kuvvetin diğer kuvvete tahakküm kurduğu, kurabildiği bir sistemdir.

Başkanlık Sistemi ise, tüm bu çarpıklığı, iç içe geçmişliği ve bağımlılığı ortadan kaldıran, iddia edilenin tersine kuvvetler ayrımı prensibini aslına rücu eden, paha biçilmez bir sistemdir.

Başkanlık Sistemi, koalisyonlar dönemine son veren bir sistemdir.

Demokrat Parti'nin tek başına iktidar olduğu 1950-60 arası dönem, Adalet Partisi'nin tek başına iktidar olduğu 1965-71 arası dönem, ANAP'ın 1983-89 arası tek başına iktidar dönemi ve 2002'den bu yana tek başına AK Parti iktidarları döneminde Türkiye, ekonomik açıdan hep büyümüştür. Gelişmişlik açısından uluslararası kuruluşlarca referans alınan bütün kategorilerde "tek başına iktidar dönemlerinde" yükselme kaydedilmiştir. "Koalisyon dönemlerinde" ise Türkiye daima geri gitmiş, kaybetmiş ve küçülmüştür.

Başkanlık Sistemi, Türkiye'nin büyümesini engelleyen, ayak bağı olan "koalisyon çağı" tarihin çöp sepetine atacak yegane sistemdir.

Erdoğan obsesyonluların politbürolarda üreterek dolaşıma soktuğu şehir efsanelerini tek tek deşifre etmeye devam edeceğiz.

Son sözü Aristo'ya bırakalım:

"Erdoğan, Başkanlık koltuğunun altına tekerlek takıp evine götürmez cancağızım. Kendine güveniyorsan sandık ortada, hodri meydan"