Kadir Gecesi… affın ve rahmetin yeryüzüne sağanak gibi indiği o gece… İnsanların günahlarından arınmak için secdeye kapandığı, gözyaşlarının duaya karıştığı o mübarek zaman dilimi… Ve mekân: Fatih Camii… Fakat bu kez o kutsal atmosferde sadece tesbih sesleri değil, yürekleri sarsan bir uyarı yankılandı.

İbadet için camiye gelen cemaat, alışılmışın dışında bir manzarayla karşılaştı. Kadınlar başörtülerini bırakmıştı. Ama bu bir terk ediş değildi; bu, bir hatırlatmaydı. Her bir başörtüsüne iliştirilen not, aslında ümmetin kalbine bırakılmış bir mesajdı: “Mescid-i Aksa Müslümanların namusudur, sahip çıkın.” Bu cümle, sıradan bir çağrı değil; imanın, izzetin ve sorumluluğun özeti gibiydi.

Kur’an-ı Kerim, Mescid-i Aksa’yı anarken onu herhangi bir mekân olarak değil, çevresi mübarek kılınmış bir belde olarak tanımlar: “Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir.” (İsrâ, 1). Bu ayet bize şunu öğretir: Aksa, sadece Filistin’in değil, tüm ümmetin meselesidir. Orası, imanın coğrafyasıdır.

Ama acı olan şu ki, bugün Aksa zincirlenmişken biz özgür olduğumuzu zannediyoruz. Aksa susturulmuşken biz konuştuğumuzu sanıyoruz. Oysa hakikat bunun tam tersidir. Çünkü bir ümmetin kalbi neredeyse, hayatı da oradadır. Kalbi Aksa’da olmayan bir ümmetin dirilişinden söz edilebilir mi?

Resûlullah (sav) müminleri bir bedene benzetir: “Müminler bir vücut gibidir; bir organ rahatsız olduğunda diğerleri de onun acısını hisseder.” Bugün o bedenin kalbi kanıyor. Mescid-i Aksa yaralı, Gazze yıkım altında, mazlum coğrafyalar sessiz çığlıklarla dolu… Ama biz hâlâ derin bir uykudayız. Bu nasıl bir hissizliktir? Bu nasıl bir kopuştur?

İşte o gece bırakılan başörtüleri bu kopuşa bir itirazdı. Çünkü bu ümmette başörtüsü sadece bir kumaş parçası değildir; o, iffetin simgesidir, onurun ifadesidir. Kadınlar o gece aslında şunu söyledi: “Biz örtümüzü yere bırakıyoruz, çünkü siz sorumluluğunuzu yere bıraktınız.” Bu, kelimelerle değil, vicdanla okunması gereken bir mesajdı.

Bugün gelinen noktada sorulması gereken soru şudur: Aksa işgal altındayken bizim ibadetlerimiz ne kadar sahih, ne kadar bütüncül? Sadece bireysel kurtuluş arayışıyla yapılan ibadet, ümmet bilincinden kopuksa neyi inşa edebilir? Allah Teâlâ “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân, 139) buyururken bize bir kimlik hatırlatması yapıyor. Ama biz o kimliği çoktan unuttuk.

Kadir Gecesi’nde secdeye varan alınlar, eğer Aksa için de sorumluluk hissi taşımıyorsa, o secde eksik kalır. Çünkü bu din sadece bireysel ibadetlerden ibaret değildir; bu din, aynı zamanda bir duruş, bir sahip çıkış, bir ümmet olma bilincidir.

O gece Fatih Camii’nde bırakılan başörtüleri aslında bir eylemden çok daha fazlasıydı. Bu, bir çağrıydı. Bu, bir silkinişti. Bu, ümmete yöneltilmiş ağır ama haklı bir soruydu: “Emanete ne yaptınız?”

Ve şimdi herkesin kendi içinde bu soruya cevap vermesi gerekiyor. Çünkü tarih sadece konuşanları değil, susanları da yazar. Bir gün bu çağın hikâyesi anlatıldığında, ya Aksa için ayağa kalkanlar arasında anılacağız ya da secde ederken susanlar arasında kaybolacağız.

Tercih hâlâ bizim elimizde.