Kur’an…
Nice dudaklarda tilavet edilen, nice seslerde yankılanan, nice gözlerde yaş olup süzülen ilahi kelam…
Fakat bir soru var ki, bütün bu manzaraların ortasında insanın yüreğini sarsıyor:
Kur’an sadece okunmak için mi indirildi, yoksa yaşanmak için mi?
Bugün Müslüman toplumlarda Kur’an’a karşı derin bir saygı var, evet…
Ama aynı derinlikte bir bağlılık, bir teslimiyet, bir yaşama iradesi var mı?
Allah Teâlâ Kur’an’ın gayesini açıkça ortaya koyuyor:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” (Sad, 29)
Demek ki Kur’an, sadece sesle değil; akıl ile, kalp ile ve hayat ile okunmak içindir.
Sadece tilavet değil, tedebbür ister.
Sadece dinlemek değil, yaşamak ister.
Ne hazindir ki bugün Kur’an, çoğu zaman hayatın merkezinden çıkarılıp merasimlerin bir parçası hâline getirildi.
Ölülerin ardından okunuyor, yarışmalarda sesler yarıştırılıyor, fakat dirilerin hayatına yön vermiyor.
Oysa Kur’an’ın indiği ilk toplum böyle değildi.
Onlar Kur’an’ı sadece dinlemiyordu; her ayeti bir emir, her uyarıyı bir dönüş çağrısı olarak kabul ediyordu.
Nitekim Abdullah bin Mes’ud şöyle der:
“Biz Kur’an’dan on ayet öğrenir, onları anlayıp amel etmeden diğerine geçmezdik.”
Bugün biz ne yapıyoruz?
Onlarca cüz okuyoruz ama bir ayetin gereğini yerine getirmekte zorlanıyoruz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kur’an’ın nasıl yaşanacağını bizzat hayatıyla gösterdi.
Hz. Aişe’ye onun ahlakı sorulduğunda verdiği cevap sarsıcıdır:
“Onun ahlakı Kur’an’dı.”
İşte mesele tam da burada düğümleniyor.
Kur’an’ı güzel okumak elbette fazilettir, sevaptır…
Ama Kur’an’ın istediği şey sadece güzel sesler değil, güzel hayatlardır.
Allah Resûlü (s.a.v.) bir başka hadisinde şöyle uyarır:
“Nice Kur’an okuyanlar vardır ki, Kur’an onlara lanet eder.”
Bu nasıl olur?
Kur’an’ı okuyup da onun hükümlerine sırt çeviren, adaleti emreden ayetleri okuyup zulmeden, doğruluğu emreden ayetleri okuyup yalan söyleyen insanlar…
İşte onlar, okudukları kitabın şahitliğinde mahkûm olurlar.
Bugün Kur’an-ı güzel okuma yarışmaları yapılıyor.
Gençler sesleriyle yarışıyor, makamlarıyla öne çıkıyor.
Ama bir an durup düşünmek gerekiyor:
Kur’an’ı en güzel anlayan kim?
Kur’an’la en güzel yaşayan kim?
Kur’an’ın ahlakını hayatına en çok yansıtan kim?
Asıl yarış bu değil mi?
Eğer bir yarış yapılacaksa, bu yarış:
– Kim daha adaletli?
– Kim daha merhametli?
– Kim daha dürüst?
– Kim Kur’an’ın emirlerini hayatına daha çok taşıyor?
yarışı olmalıdır.
Çünkü Allah katında değerli olan, sesin güzelliği değil;
kalbin istikameti ve amelin doğruluğudur.
Kur’an, hayatın dışına itilmiş bir kitap değildir.
O; ticaretten aileye, ahlaktan siyasete, bireyden topluma kadar hayatın her alanına yön verir.
Onu sadece mezarlıklara hapsedenler, aslında kendi hayatlarını karanlıkta bırakmaktadır.
Oysa Kur’an, yaşayanlara indirildi.
Allah şöyle buyurur:
“Bu Kur’an, diri olanları uyarsın diye indirildi.” (Yasin, 70)
Artık şu gerçeği açıkça söylemek gerekiyor:
Kur’an okunup bırakılacak bir kitap değildir.
Kur’an, hayatı inşa edecek bir kitaptır.
Eğer Kur’an hayatımıza müdahale etmiyorsa,
eğer alışkanlıklarımızı değiştirmiyorsa,
eğer bizi daha adil, daha merhametli, daha dürüst yapmıyorsa…
orada bir eksiklik var demektir.
Sorun Kur’an’da değil,
bizim Kur’an’la kurduğumuz ilişkidedir.
Geleneği değil, gerçeği hatırlayalım:
Kur’an, sesi süslemek için değil;
hayatı düzeltmek için indirildi.
Ve belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey şudur:
Kur’an’ı güzel okuyanlar değil,
Kur’an’ı güzel yaşayanlar olmak.