0
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği 2001 yılında 20 Haziran'ı "Dünya Mülteciler Günü" olarak ilan etmişti. Modern zamanların rutin uygulamalarından birisinin önemli görülen bir mevzunun belirlenen bir günle ilişkilendirilmesi olduğu herkesin malumu. Belirlenen gün, her yıl günün anlam ve önemini yansıtan çeşitli etkinliklerle resmi bir ayin formatında kamuoyuna teşhir edilir. Resmi makamlar etkinlik yapar, STK'lar basın açıklaması yapar, ilgili kurum konuya ilişkin veriler paylaşır. Bu format çoğunlukla günü mümkün kılan sorunu buharlaştırıp kendi başına anlamlı hale gelen günün kutlanması için bir gerekçeye, bir bahaneye dönüştürür. Hatta bazı durumlarda da söz konusu mevzunun karartılması, sofistike bir biçimde gözden kaçırılması için belirlenen günler operasyonel amaçlı kullanılır. Soruna dikkatin, tartışmanın, konuşmanın, çözüm arayışının başlangıç platformu olması beklenen gün, Weber'in 'deyim yerindeyse modern Batı devletinin üreme organıdır' dediği bürokrasi elinde ritüelleri çözüm gören bir kolektif yanılsama gününe dönüşüyor. Muhtemelen İngiliz tarihçi "her anma töreni bir unutmadır" tespitini yaparken benzer durumlara dikkat çekiyordu. Alev Alatlı'nın 'mış gibi yapmak' tespiti de yine bu tarz vaziyetler için işlevsel. Mesele meseleyi çözmek, çözüme kavuşturmak veyahut böyle bir güç yoksa bile 'etrafını cami ağyarını mani' şekilde ortaya koymak değil bir sorumluluk def'i, bir görüntüyü kurtarma yüzsüzlüğü, yüzeyselliğidir artık.
Söylenen şeylere, söyleniş şekillerine ve söylenenlere eşlik eden eylemlere baktığımızda o zaman konuştuğumuz sorun kadar büyük başka sorunlarımız olduğunu görüyoruz. Sorunlarımızın niye çözülmediğini, işlerimizin niye kolaylaşmadığını anlıyoruz. Bildiklerinizle amel etmediğinizde yeni şeyler öğrenmeniz mümkün olmadığı gibi bildiğiniz şeyin de faydası olmuyor. Geçen gün yine belirtilen resmi ayinler, açıklamalar üzerinden hatırlanan ve bu açıklamalar üzerinden kamuoyuna yansıtılan mülteci mevzusu nedeniyle konuya değiniyorum. Zira konunun ele alınış şekli bunu zorunlu kılıyor. Mesele ne olursa olsun ciddiyet ve samimiyetinizin olması gerekiyor. 'Dünya Mülteciler Günü' vesilesiyle birkaç veriyi hatırlatırsak sorunun ciddiyetini ve soruna yönelik küresel laubaliliği-ciddiyetsizliği-samimiyetsizliği görme imkanı oluyor. Mültecilik mevzusuna ilişkin küresel tabloyu Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin paylaştığı genel birkaç veriyi hatırlatmak bile yeterli olacak sanırım: Verilere göre 'her 3 saniyede 1 kişi evini terk etmek zorunda, 2016 sonu itibariyle dünyada evlerini terk etmek zorunda kalmış kişi sayısı 65,6 milyon, mültecilerin yüzde 51'ini 18 yaş altı çocuklar oluşturmakta, 2016 yılında sadece Avrupa'ya ulaşmaya çalışırken boğulan göçmen sayısı beş bin.' Mülteciler Yüksek Komiserliği 65,6 milyonun nüfus bakımından dünyanın en büyük yirmi ülkesinden birisi olduğunu belirtiyor. Rakamlar korkunç. İstatistikler çoğu zaman ifşa değil karartmak, sorundaki trajediyi, insaniliği gölgelemek için kullanılır. Bu veriler sadece mülteci dediğimiz canlı-kanlı insanlarının sayısını söylemiyor aynı zamanda satır aralarında insandışı koşulları, açlığı, ölümü, baskıyı, şiddeti, sömürüyü, ahlaksızlığı, vicdansızlığı, ikiyüzlülüğü de içinde taşıyor. Sorunun ciddiyetini, lokal olmadığını, sadece mülteci olanları değil mültecilerle 'zamanın ve mekanın sıkıştığı' koşullarda yaşayan herkesi ilgilendirdiğini gösteriyor. Şüphesiz ilgi göstermemek şeklinde bir tutum takınma da zor değil hatta yaygın küresel pozisyon bu. Ama pozisyon alışın bu olması sorunun ne büyüklüğünü ne aciliyetini ne de hepimizi ilgilendiren boyutu olduğunu ortadan kaldırabilir. Dediğim gibi pek çok sorun alanında olduğu gibi iklim, kirlenme, gıda, sağlık, teknoloji, eğitim sorunlarla yüzleşmek yerine sorunların kaynağına dönüşen mevcudu muhafaza ederek görmezlikten gelmeyi tercih edebiliriz. Ve her tercihin bir maliyeti olacaktır.
Basına yansıyan habere göre Mülteciler Yüksek Komiserliği yetkilisi '2,9 milyon kişiyle en fazla sayıda mülteciyi Türkiye'nin ağırladığını üstelik ülke içinde hassas bir durum ve sınırlarında savaş varken yapıyor' değerlendirmesinde bulunmuş. İç İşleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün 15.06.2017 tarihli verilerine göre şu an Türkiye'de 'Geçici Koruma' kapsamında bulunan Suriyeli sayısı 3 milyonun üzerindedir (3.049.879). Türkiye nüfusunun yaklaşık 100'de 4'ü. Ancak bu sayı sadece Suriyeli mültecilerin sayısı. Peki, dünyanın sağır kaldığı hatta AB ülkelerinin insanlıkdışı bir tutum sergilediği ve zaman zaman Türkiye'nin durumunun övücü bir şekilde dile geldiği bu konuda durumun kontrol altında olduğunu, stratejik bir akılla işin yürütüldüğünü söylemek mümkün mü? Heıdegger üst düzey bir soyutlamayla ve o günün teknolojik imkanları üzerinden 'yurtsuzluğun dünyanın kaderi haline geldiğini' ifade ederken bizim bırakın bu dünyanın yapısal evrimini kavrayacak bir soyutlama düzeyini konunun mevcut komplikasyonlarını görecek bir vaziyetimizin olduğu şüpelidir. Ali Şeriati 'hicret'i tüm medeniyetlerin ortak kurucu ilkesi olduğunu belirtiyordu. Hicretin/göçün bu sentezleyen doğurgan niteliği şüpesiz sürecin müdaale/yönlendirme gerektirmeyen bir kendi haline bırakışta gün yüzüne çıkmayacağı açıktır. Gelenin ne olduğunu bilmeniz ve ne ile karşılık vermek istediğiniz belirleyicidir. Etrafımızdaki ülkelerin konuya ilişkin yaklaşımlarına bakıp vaziyetimizi belirliyorsak sıkıntı yok. Yok eğer standardımız, iddiamız başka türlüyse o zaman herkesin kendini yoklamasında fayda var. Meseleye geçici bir mesele, teknik bir arıza şeklinde bakmayalım. Zorla geri çevrilmelerin de çoğunlukla başarılı olmadığı bir süreçten basediyoruz. Göç çoğunlukla gayrı iradidir evet ancak 'şartlar müsait olunca mutlaka geri dönüş olacaktır' iyimserliği de en iyimser ifadeyle saflıktır. Bugünkü Türkiye'nin demograsfisi bunun en büyük kanıtıdır. Türkiye'nin Avrupa'ya gönderdiği işçiler ve vaziyetleri de mevzunun taze kanıtı hükmündedir. Göç olgusuyla özdeşleşen Mehmet Doğan'ın 'Batıda Doğulu Olmak' kitabına alıntıladığı Alman sosyolog Max Frisch'in tespiti bağlamı farklı olsa da bizim içinde önem arzediyor: "Biz işçi istemiştik, bir de baktık insanlar geldi ülkemize ve daha sonra da sorunlarıyla karşılaştık."