0
Yaklaşık son yüzyılı hariç tutarsak iki yüzyıldan fazla bir süre periyodik şekilde toprak kaybediyorsunuz. Ekonomik, siyasi ve kültürel bir kuşatmanın cenderesine alınıyorsunuz. Yüzyıllara yayılan bir süre boyunca güvenlik endişesi ile yaşıyorsunuz. Devletin ve milletin varlığına yönelen tehditten bir an evvel kurtulmak için çırpınıyorsunuz. Varoluşsal tercihler ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Din, kültür, medeniyet algınızı sarsan ve hayata tutunmak için olmadık dayatmaları içeren bir süreci yaşıyorsunuz. Son yüzyılda ise içine çekildiğiniz coğrafyada radikalleşen bir politik söylemin kıskacına alınıyorsunuz. Yüzyılları aşan kuşatmayı daha derin bir nevroza dönüştüren self kolonyal bir uygulamanın nesnesine indirgeniyorsunuz.
Bu hikaye bizim hikayemiz. İçerdeki self kolonyal pratiğimiz küreselleşme süreci, post pozitivist söylemlerin yaygınlık kazanması ve artan iletişim-ulaşım olanaklarıyla geriletildi, işlevsiz ve meşruiyetiz bir noktaya savruldu. Liberal değerlerin popülerleştiği ve yaygınlık kazandığı süreç baskılanan, kapatılan kesimlerin özgüvenli başkaldırılarını tetikledi. Hatta çoğu yerde bu özgüven başka savrulmalara, kimliksel fetişleştirmelere kadar uzandı. 17 Aralık 2010 tarihinde Tunus'ta Muhammed Buazizi'nin kendini yakmasıyla fitili ateşlenen Arap Baharı söz konusu sürecin tepe noktasıydı. Tabi aynı zamanda geri dönüşün veya yeni bir sürecin başlangıç yeriydi.
Batı tarafından ekonomik, siyasal ve kültürel sömürüye uğratılma mekaniğinin yerli unsurlar üzerinden devam ettirildiği süreçte bölge insanları için mücadele devlete karşı onur ve haysiyetini muhafaza ve müdafaa olmuştur. Siyasal mühendislik projesinde indirgendiği edilgen konuma rıza gelmeme nihayetinde devlet ile toplum arasındaki gerilimi arttırmış, güven ilişkisini zedelemiş ve duygusal kırılmaları yaşatmıştır. Devlet açısından toplum şaibeli, toplum açısından devlet güvenilmez bir hal almıştır. Ancak Kuzey Afrika'da başlayan ve yanı başımızda kronik hal alan süreç ölüm, yıkım ve göç boyutlarıyla temel hak ve hürriyetlerden yoksun devleti bile aratır yeni bir vaziyetle karşı karşıya bırakmıştır.
Türkiye özelinde ise aynı sürece eklemlenen başka bir macerada yol alıyoruz. 2000'li yılların başında Ak Parti ile başlayan dönemde yıllardır kapatılmış ve mühendislik politikalarıyla şamar oğlanına çevrilmiş toplumun, başörtüsü, katsayı vs. gibi sembolik düzenlemeler üzerinden devletle olan duygusal hasarını tamir ettiğini gördük. Özellikle Gezi Parkı olayları ile başlayan ardından 15 Temmuz darbe kalkışması, Suriye ve Irak'taki gelişmelerle alevlenen momentum devletle yakınlaşmayı hatta giderek örtüşmeyi-özdeşleşmeyi besleyen bir durum yaratıyor. Bunun hem duygusal hem de reel politik gereksinimler tarafından desteklendiğini-beslendiğini görmemek mümkün değil tabi. Yukarıda belirttiğim yüzyılları bulan tecrübe, bugüne sirayet ediyor, bugünkü gelişmelere yaşanmışlığından hareketle bir takım cevaplar üretiyor.
Defaatle dikkat çekmeye çalıştığımız şey bu tarihsel tecrübeden yararlanmak ile tarihsel hafızaya esir düşmek arasında ince bir çizginin varlığıdır. Zira netameli, zor ve kısır koşulları bizatihi şaşmaz bir öğretici olarak kodlamak ve kabul etmek ancak bir yönüyle doğrudur. İlkesel ve ahlaki konumunuzu muhafaza edemezseniz "Toplama Kampları" size öğretmen olur ancak. Almanya'da mağdur olduğunuz bir pratiğin Filistin'de icracısı olursunuz. Nihayetinde en büyük öğretmeniniz yaşadıklarınızdır.
Son birkaç yıldır nüvelerine rastladığımız ve maalesef gittikçe sevimsiz bir al alan garip bir tavır-tutum-söylem dolaşımda. Devletin güvenlik gereksinimleri doğrultusunda terazisini konumlandıran ve gerçekleşen her hadiseyi burada ölçen bu vaziyet geleceğe dair başlı başına endişe kaynağıdır. 'Mavi Marmara' olayından 'Furkan Vakfı' ile ilgili tartışmalara, son referandum analizlerinden 'Pelikan' tartışmasına değin ahval ve şerait seviyesiz ve sevimsiz bir vaziyeti imliyor.
Sivil Toplum Örgütlerimiz başta olmak üzere tüm toplumun kemali ciddiyetle kavraması gereken husus, devlete veya devletin başındakilere olan sevgi ve nefretinizin ötesinde bir tavır-tutum takınma zaruretidir. Devletin dış politika enstrümanına indirgenip yedeğe alındığında ses çıkarılmayan 'Mavi Marmara' değişen konjonktürle ötekileştirildiğinde kopardığımız feryatlar anlamsızlaşıyor. Furkan Vakfı'nın düzenleyeceği Kutlu Doğum etkinliği üzerinden yaşananlar ve basına yansıyan görüntüler ibretliktir. Ayrıca camianın 'onurlu suskunluğu' ve şaibelileştirme girişimleride hazindir. Bu yapıyı sivil kesimlerin makul ve meşru şekilde eleştirmesine kimsenin karşı çıkması mümkün değil. Ancak yürütmediğimiz bir tartışmayı devletin refleksi üzerinden neticelendirmek, üstelik gerekçesi ne olursa olsun, insanların güvenlik güçlerince darp edilmesini suskunlukla geçiştirmek üstelik bu geçiştirmeyi bir takım şaibeler-şayialar üzerinden makulleştirmek olacak iş değil. Varsa yasalara aykırı bir durum gerekli işlemleri devlet yapsın. Ancak devletin yapmadığı bir işlemin sivil ayağını bizim döşememiz üstelik şaibelerle-şayialarla, vicdana sığmaz. Pelikan tartışmasında da aynı operasyon ile karşı karşıyayız. Sözüm ona akıl sır erdiremediğimiz bir derin ve karmaşık ilişkiler-okumalar üzerinden varoluş mücadelesi veriliyor ve bu yakıcı mücadelede ikna edilmeye çalışılıyoruz. Aklımızla-müktesebatımızla alenen dalga geçilmesi olarak gördüğüm bu basit operasyonel oyuna prim verdikçe irtifa kaybettiğimizi göremeyeceğiz. Bu tür ayak oyunları üzerinden bizden destek ve sadakat bekleyenler bilmeli ve görmeliler ki bu toplum, siz ilke ve değerlere, hak ve hukuka uygun olduğunuz müddetçe yanınızdadır. Yok, destek ve sadakat koşulsuz isteniyorsa o zaman hem bu isteğe hem de gittikçe rahatsızlık veren özensizlik ve savrulmaya odaklanmanın manipülatif işler çevirmekten daha evla olacağını fark etmelerinde kendileri başta olmak üzere hepimiz için yarar vardır.