ABD müesses nizamı ile küresel ailelerin mücadelesi, artık çoğumuzun idrakinde. Cepheleşmeler ve karşılıklı hamleler hızla devam ediyor. Her iki taraf yeni düzene hükmetmenin derdindeyken, şimdilik bir uzlaşma ikliminden de uzak duruyorlar. Bu noktada ABD'nin; dünyada ki doları ülkesine çekmek, devasa boyutlara ulaşmış borçlarının üzerine yatmak ve enerji zengini bölgeleri (Akdeniz, Arabistan, Venezuela…) tamamen hakimiyetine geçirmek gibi bir program izlediğini söyleyebiliriz. AMACA BİNAEN belli merkezlerde kaos tertip ettikleri ve rakiplerini türlü enstrümanlarla (terör, para, darbe…) baskıladıkları ise herkesin malumu. O yüzden ABD'nin aşama aşama AÇTIĞI CEPHELERİ belirterek başlamakta yarar görüyorum. Zira açılan her cephe, ortaya koyduğumuz tüm tezleri bir nevi TEYİT EDİCİ bir özellik taşıyor.
Bu minvalde ABD'nin BİRİNCİ ÖNCELİĞİ, küresel ailelerin nüfuz ettiği Çin'e ve projelerine verdiğini söylemek mümkün… Açtığı cephelerden BİR DİĞERİ OLARAK AVRUPA' ya baktığımızda, uygulamaya konulan kargaşa ve sindirme stratejisinin zaten belli bir kıvamda seyrettiği yadsınamaz. Terör, ayaklanma ve darbelerle darmadağın edilen K. AFRİKA TOPRAKLARINDA ise madenler üzerinden süren bir mücadele ayan beyan ortada. Fakat uzmanlarca ABD'nin açtığı EN KRİTİK CEPHE olarak "Ortadoğu coğrafyasının" belertilmesi, diğerlerine nazaran daha dikkat çekici bir özelliğe sahip… Çünkü ABD'nin burada izlediği "sinsi politika", bahsettiğimiz tüm cepheleri etkileyecek yapısı dolayısıyla, DENGELERİN BELİRLENMESİNDE adeta dönüm noktası görülüyor. Özellikle de Suriye'de sahneledikleri PKK/YPG oyununun, kirli planları adına tamamlayıcı unsur olması, kendilerince birden çok anlam ifade ettiği şüphesiz. Keza adına alternatif bir enerji güzergah mı dersiniz, İpek yolu, Arap coğrafyası veya D. Akdeniz'in önüne konulan bir set mi yahut İsrail'in güvenliği mi bilinmez ama bunun hiçte hayra alamet bir istikamette şekillenmediği muhakkak.
***
Hal böyleyken asıl hususu, yaşanan gerginliklerin dönüp dolaşıp Devletimizin güvenliğini tehdit edecek bir mecraya sürüklendiğinden ibaret özetleyebiliriz. Mesela ilk kes Cumhurbaşkanımızın dile getirdiği GÜVENLİ BÖLGE fikrinin, şimdilerde ABD tarafından evirilip çevrilip getirilmeye çalışıldığı son durum gayet net. Yanlış anlaşılmasın sakın! Sınırımızın 30-35 km dışında kurulacak bir güvenli bölgenin, DEVLETİMİZCE YADA MUTABIK KALINAN GÜÇLERLE denetiminin sağlanması elbette ki olumludur. Lakin geçen hafta Washington'da düzenlenen "DEAŞ'la mücadele toplantısı" sonrası yapılan ikinci oturum; alınan kararlar açısından bunun tam tersi bir izlenim veriyor. Çünkü ABD'nin hamiliği, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır'ın desteğiyle Avustralya, İngiltere, Almanya, Fransa, Ürdün gibi ülkelerin bölgeye asker göndermesi demek, en hafifi TUZAK KURMAK olarak değerlendirilebilir. Kaldı ki Fırat'ın Doğu'su ve buralardan ülkemizi gelecek olası tehditlerin, açık bir beka meselesinden başka bir ismi yoktur/olamaz…
Anlayacağınız Akdeniz'e uzanan kuzey koridor projesi, ajandalarındaki yerini halen korumakta. Bu iklimin, PKK/YPG'yi kullanarak çok uluslu bir işgal sürecine dönüşmesi de ihtimal dahilinde. Söz konusu alanı Suriye'ye yar etmeyecekleri kadar, Türkiye'yi engelleme niyetleri ise sır değil. Zira "Çekileceğiz" mavrasıyla oyaladıkları süreci uzattıkça, yeni yeni şeyler peyda etmeleri başka türlü açıklanamaz. Hülasa geldiğimiz aşama; çok gecikmeden, "Gordion'un düğümünü" Büyük İskender gibi kılıçla çözmekten başka bir seçenek bırakmıyor bizlere. Sn. Cumhurbaşkanımızın; "Birkaç hafta içinde teröristler Münbiç'ten çıkarılmazsa bekleme süremiz sona erer. Kendi planlarımızı hayata geçirme hakkımız doğacaktır. Bıçak kemiğe dayandığında yapacağımız işler için kimseden izin almak ya da kimseye hesap vermek mecburiyetinde değiliz" ifadelerinin, ne anlama geldiğini de bu çerçevede okunması gerekiyor. Sonuçta mevzu Türkiye için bir gelecek meselesidir. Çareler tükendiğinde ise neler olacağını artık biz değil onlar düşünsün.
Vesselam…