0

15 Temmuz Gülenist darbe girişiminin sonrasında devlette yeni bir yapılanmaya gidilmesi zorunluluk haline geldi. Bu yapısıyla daha fazla yol katedemiyeceği belliydi. Kendi dış politikasına yön veremeyen, ekonomide kendi kararlarını uygulayamayan, toplumsal barışı bir türlü sağlayamayan bir yapının dağılma sürecine girmesi kaçınılmaz. Türkiye'nin neden bir türlü bu çıkmazdan kurtulamadığının anlaşılabilmesi için Türkiye Cumhuriyet Devletinin kuruluş aşamasının ve aktörlerinin iyi irdelenmesi gerekmekte. Bunu yapmayan, yapamayan, siyasi yaşamda gelip geçici bir figür olarak bulunmaktan öteye geçemiyecektir. Bu toprakların öz sahipleri başka, devlet kurucuları, yada kurucular arkasında bulunanlar farklı ise o coğrafyada kalıcı bir gelişimin ve barışın olması mümkün olamaz. Bir devlet düşünün ki resmiyette başında bulunan kişi 14 senedir yerli otomobil için bir yiğit arasın, faizi bir puan düşürebilmek için atadığı merkez bankası başkanı ile papaz olsun. Bu kavgadan başarılı çıkarsa eğer bazı küçük fakat etkili grupların sokak çatışması ve ardından gelen kaos ile burun buruna gelsin. Bir ülke düşünün ki yeni bir cumhurbaşkanlığı binası yaptıramasın, yeni bir havaalanı yaptıramasın, yeni bir üniversite açtıramasın. Başarabildiği taktirde darbe üstüne darbe alsın. Bir devlet düşünün ki bin senedir birlikte yaşadığı vatandaşı Kürtler ile barışmak istesin fakat barışmasın, buna izin verilmesin.

Böyle bir ülkede seçimleri kazanır hükümeti kurar ülkeyi yönetiriz diye düşünüyorsanız baştan kaybetmişsiniz demektir.

Bu devletin sahipleri var.

Bu sahipler işlerinde son derece ciddi ve titizler bilesin. A, b, c olmadı d planları her zaman var. Böyle bir sistemde sivil hükümetin radikal adımlar atmaktan başka şansı yok. Devlet yeniden yapılandırılmalı ve bir program eşliğinde ivedilikle gerçekleştirilmeli. Bu misyonu gerçekleştirecek hükümetin halktan başka desteğinin olmadığını bilmeliyiz. Bu bağlamda halk desteğinin devamı son derece önemli.

Halk yekpare değil.

İçinde farklılıklar barındırmakta. Bu farklılıkların kabulü ve temsiliyeti konusunda hassas olunmalı ve bu hassasiyet hissettirmeli. Muhtarları ayda bir cumhurbaşkanlığı külliyesinde Cumhurbaşkanı ile buluşturan danışmanları ayrıca ayda bir Kürtlerle, Alevilerle, Ermenilerle, Hiristiyan ve Musevilerle, Romanlarla, basın mensuplarıyla, sanatçılarla, sporcularla da buluşturmalı, "bu külliye aynı zamanda sizindir" algısı oluşturma çabası içinde olmalı. Ülkenin birliğinden bütünlüğünden yana olan, şiddete karşı duran fakat Kürt kimliğinin hak ve özgürlükleri konusunda hassas olan Kürtler ayda bir Cumhurbaşkanlığı külliyesinde değillerse eğer ortada yanlış giden bir şey var demektir.

Umarım bu yanlışlık paralel yapının dayatmalarından kaynaklanıyordu olsun.

Yeni bir lider doğuyor

"Yeni bir lider doğuyor" başlığını ne zaman atacaklar diye merak ediyordum. Nihayet ufak ufak mevzuya girmeye başladılar.

Ahmet Hakan köşesinde Başbakan Binali Yıldırım için "düşük profilli olacağı düşünülüyordu, insiyatif alamayacağı, gözünün hep sarayda olacağı sanılıyordu fakat öyle bir güven tesis etti ki, Ak parti karşıtları bile ben bu adamı seviyorum demeye başladı, hitabet aldı başını gitti, krizlere anında müdahale ediyor, sonuç odaklı tutumuyla dikkat çekiyor." demiş.

Dün "sarayın kuklası" derken neye dayanarak söylüyorlardı bunu?

Elbette boş sıkıyorlardı.

Binali Yıldırım, ta İstanbul belediye başkanlığından bu yana Cumhurbaşkanı ile mesaisi olan, ekibinde yeralan, devletin bir çok kademesinde yeralmış tecrübeli bir devlet adamı ve siyasetçi.

Neden kukla olsun ki?

Bunca yıllık tecrübeden ve birliktelikten sonra istese bile kukla olabilir mi? Herşeyden önce insan psikolojisine aykırı.

Tahmin ediyorum bazı mevzularda cumhurbaşkanı ile çatır çatır tartışıyordur bile.

"Cumhurbaşkanı ile Başbakan gayet uyumlu bir şekilde çalışmalarını sürdürüyorlar" demek çok mu zorunuza gidiyor?

İzandan yoksun, "cumhurbaşkanı ile başbakanın arasını bozma lobisi" iki başlı sistemin zaaflarını bildikleri için bu taktiği sürekli uyguluyorlar. Anlaşılan o ki yakında Başbakan Binali Yıldırım'ın "ne büyük bir lider" olduğu laflarını çok duyacağız. Bizim malum lobi bizi yanıltmadı yine. Umarım başbakan bu lobinin pohpohlamalarını ciddiye alıp cumhurbaşkanı ile ayrışmak hatasına düşmez.

Kürtçe isimlerin iadesi

Halkın hükümeti, Kürt halkının sorunlarının çözümünde 14 senedir dur durak bilmeden olumlu adımlar atıyor. Kürt kimliğinin tanınması, Kürtçenin yasak kapsamından çıkartılması, Kürtçe eğitim veren okulların, televizyon ve radyo kanallarının açılması, Kürdistandaki üniversitelerde Kürt dili bölümlerinin kurulması biz Kürtlerin uzun süredir beklediği icraatlardı. Bütün engellemelere, tehditlere rağmen sivil hükümet Kürtlerin isteklerine olumlu cevap verdi.

Kürt nüfusunun yoğun olduğu şehirlerin Cumhuriyet Halk Partisi devrinde elinde alınmış tarihi isimlerinin iade edilmesi de Kürtler olarak epeydir beklediğimiz bir durum. Bu anlamda Şırnak ve Hakkari isimlerinin değiştirilip eski isimlerinin verilmesi memnuniyet ile karşılanacaktır. Fakat bu isimlerin Nuh ve Çölemerik olarak değil Şehr-i Nuh ve Colemêrg olarak değiştirilmesi gerekmektedir. Doğrusu budur. Hükümet bu tür adımlar atarken herşeyi pek bi bilen! valilerden değil bizden görüş alırsa daha iyi olur. Kürdistan bölgesindeki şehir isimlerinin birçoğu hala problemli. Şartlar son derece müsait olduğu halde Tunceli isminin Dersim olarak değiştirilmemiş olması hatada ısrardır. Her fırsatta arıza çıkartmayı siyaset sanan HDP'nin de bu konuda çalışma yapmaması düşündürücü. Binlerce yıllık isimleri değiştirip insanları topraklarına yabancı kılmanın ulusculukla, etnikçilikle falan alakası yok. Bu toprakları Kürtlerden koparırsanız Türklerin olmayacak. Kürdün olmadığı yerde Türkün yaşama şansı yok. Birileri bu toprakları Kürtsüzleştirmek istiyorsa bilin ki Türkleştirmek için yapmıyor. Siyonistlere alan açıyor.

Söylenmese eksik kalırdı

"Yek watekî azadiye hebe, ew jî; ew mafe ku tiştên mirov nexwazin bibihîsin tu ji wan re bêjî."

"Özgürlüğün tek bir anlamı varsa o da, insanlara duymak istemedikleri şeyi söyleyebilme hakkıdır."

-George Orwell-