Bir toplumun neye alkış tuttuğu, neyi olağan karşıladığı ve neyi sürekli izlediği, o toplumun geleceğini şekillendirir. Medya yalnızca bir eğlence alanı değildir. Medya, değer inşa eden, model sunan ve algı üreten bir yapıdır.
Ekranlardan yansıyan her içerik, farkında olalım ya da olmayalım, zihinlerde bir normal tanımı oluşturur. Sürekli tekrar edilen davranışlar, ilişkiler, dil ve tutumlar zamanla kültürel kodlara dönüşür. İnsanlar çoğu zaman öğretilerek değil, görerek öğrenir. Medya bu nedenle sadece anlatmaz. Öğretir, yönlendirir ve şekillendirir.
Bir toplum şiddeti sıradanlaştıran sahnelere alıştığında, merhamet değeri azalır. Saygının yerini alay, emeğin yerini kolay kazanç, sorumluluğun yerini haz odaklılık aldığında, bu değişim yalnızca ekranlarda kalmaz, gündelik yaşama sızar. Çünkü medya, bireyin değil, kolektif bilincin aynasıdır ve aynı zamanda o aynayı biçimlendiren güçlü bir araçtır.
Bugün televizyon ekranlarında ve dijital platformlarda sıkça karşılaştığımız temalara baktığımızda, ihanetin dramatize edildiğini, aldatmanın sıradanlaştırıldığını, şiddetin güç göstergesi olarak sunulduğunu ve suç örgütlerinin karizmatik karakterlerle meşrulaştırıldığını görüyoruz.
Burada temel mesele sansasyon değil, normalleşmedir.
İnsan zihni tekrarlarla çalışır. Sürekli maruz kalınan her görüntü, her hikâye, her karakter zamanla bir eşik kaymasına yol açar. Önce yadırganan, sonra alışılan, en sonunda da kabullenilen bir kültürel iklim oluşur. Böylece kurgu diye izlenen şey, gerçek hayattaki davranışların referansına dönüşür.
Özellikle çocuklar ve ergenler için ekran, sadece vakit geçirilen bir yer değildir. Aynı zamanda görünmez bir öğretmendir. Gücün nasıl kurulacağı, ilişkilerin nasıl yaşanacağı, çatışmaların nasıl çözüleceği çoğu zaman oradan öğrenilir. Çünkü genç zihinler söylenenden çok gösterileni kaydeder.
Medya içerikleri toplumu yansıtmakla kalmaz, toplumu biçimlendirir. Her izlenen sahne, her paylaşılan içerik, her verilen destek aslında nasıl bir kültürün büyümesine izin verdiğimizi belirler. Sessiz tercihler, yüksek sesli sonuçlar doğurur.
Bu yüzden asıl soru şudur, biz ne izliyoruz değil, neyi normalleştiriyoruz?
Elbette tek belirleyici medya değildir. Aile bağlanması, okul iklimi, sosyal çevre, ekonomik koşullar ve dijital kültür bir bütün olarak etkilidir. Ancak medya, bu ekosistemin en görünür ve en güçlü aktörlerinden biridir.
Bir çocuğun karakteri, gördüğü örneklerle inşa edilir. Eğer ekranlarda güç; silahın namlusunda, ilişkiler; sadakatsizlikte, heyecan; ihlalde sunuluyorsa, zihinlerde bir eşleşme oluşur. Bu eşleşme bir günde davranışa dönüşmez, ama değer skalasını değiştirir.
Kendimize sormamız gereken asıl soru şudur: Gençliğe hangi duyguyu miras bırakıyoruz?
Sabır mı, yoksa öfke mi?
Emek mi, yoksa kestirme yollar mı?
Sadakat mi, yoksa geçicilik mi?
Toplumsal kültür, görünür kılınan davranışlarla beslenir. Sürekli kriz, sürekli ihanet, sürekli güç gösterisi izleyen bir toplumda duygusal dayanıklılık zayıflar. Çünkü huzur dramatik değildir. Sakinlik reyting getirmez, sadakat sansasyon üretmez.
Oysa güçlü toplumlar, gösterişli hikâyelerle değil, sağlam bağlarla ayakta kalır.
Burada mesele tek bir dizi ya da tek bir program değildir. Mesele, tekrar eden anlatı kalıplarıdır. Sürekli aynı duygusal şablonların servis edilmesidir. Çocuk ve ergen zihni, tekrar eden her temayı “hayatın olağan bir parçası” olarak kaydedebilir.
Gençliği eleştirirken şunu unutmamak gerekir: Gençlik boş bir zeminde büyümez.
Onu besleyen kültür neyse, o yönde şekillenir.
Eğer biz toplumsal huzuru önemsiyorsak, önce görünür kıldığımız hikâyeleri gözden geçirmeliyiz. Çünkü kültür, fark edilmeden inşa edilir.
Çocuklarımızın korku değil güven, ihlal değil sorumluluk, gösteriş değil emek üzerinden bir gelecek kurmasını istiyorsak, önce hangi değerleri alkışladığımızı sorgulamalıyız.
Bir millet yalnız ekonomik yatırımlarla güçlenmez. Ahlaki zemini sağlam değilse, yükselişi kırılgandır ve değer kaybı sessiz ilerler. Fark edildiğinde ise bedeli ağır olur.
Denetim mekanizmaları, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu yayın ilkeleri çerçevesinde yaptırımlar ve uygulamalar, fakat mesele yalnızca teknik denetim değil, asıl mesele kültürel sorumluluktur.
Reyting sistemi dramatik yoğunluğu ödüllendirir. Çatışma izlenir. İhlal merak uyandırır. Kaos dikkat çeker. Ancak kısa vadeli izlenme başarısı ile uzun vadeli toplumsal etki aynı şey değildir.
Çözüm, ekranı tamamen yasaklamak değildir. Yasaklar ise merakı uyandırır. Çözüm ise bilinç üretmektir. Ev içinde izlenen içeriğin konuşulması, sorgulanması ve gerçek hayat sonuçlarının değerlendirilmesi, çocuğun eleştirel filtre geliştirmesini sağlar.
Toplum olarak şunu unutmamalıyız:
Ekran bir cam değil, aynı zamanda bir aynadır. Ve o aynada büyüttüğümüz her değer, yarın sosyal hayatta karşılık bulur.
İhaneti olağanlaştırırsak güven zedelenir.
Şiddeti estetikleştirirsek güç anlayışı bozulur.
Suçu karizmatikleştirirsek rol modeller değişir.
Mesele reyting değildir.
Mesele nesildir.
Bir toplum, ekranında neyi büyütürse, geleceğinde onunla yüzleşir.