Yeni Suriye Hükümeti 10 Mart Mutabakatı çerçevesinde, aylardır PKK/YPG/SDG ile görüşmelerini sürdürdü. Entegrasyon meselesinin, ancak BİREYSEL BAĞLAMDA gerçekleşeceğinin defalarca altını çizdi. Neticede bir devlette iki ayrı ordu olmayacağı, bunun ileride darbe, hatta iç savaşa uzanacak riskler taşıdığı herkesin malumuydu. Buna rağmen PKK/YPG aksini savunarak, masada zaman kazanma yolunu tercih etti. Diğer taraftan da bölgeyi istikrarsızlaştırmakla kalmayıp, her fırsatta sivilleri tehdit etmeyi sürdürdü. Nede olsa İSRAİL’den ALDIĞI EMİR böyleydi. Bu ise “terör örgütünün tasmasını kim tutuyor” sorusuna da açıklık getiriyordu. Öyle ki Terörsüz Türkiye Projesinde PKK’yı lağv eden ve silah bırakma çağrısı yapan İmralı’nın, NORMAL ŞARTLAR ALTINDA sözü kulak arkası edilemezdi. Ancak hem Kandilden, hem Barzanilerden, hem de İsrail başta olmak üzere diğer bazı ülkelerden gelen, “Silah Bırakmayın” telkine uymayı seçti PKK/YPG. Bu aynı zamanda İmralı’nın pabucunun dama atıldığı kadar, terör örgütünün KİMLERİN APARATI OLDUĞUNU da bir nevi ispatlatmış oldu.

Derken Suriye’de PKK/YPG’ye verilen süre, 2026 yılı başında bitti malumunuz üzere. Abdi ise bu süreçte Beyaz Saray’dan istediği desteği bulamayınca, “KURMAY BİR AKLIN” yönlendirmesiyle, Halep’de Suriye Hükümetine bağlı yol kontrol noktalarına saldırılar düzenledi. Kurmay akıl diyorum, çünkü yaşananlara bakınca, uğraştıkları şeyi kendilerinin hesaplaması mümkün değildi. Peki, PKK/YPG yenileceğini bile bile, Şeyh Maksud ve Eşrefiye Mahallelerinde niçin silahlı çatışmaya geçmişti? Burada neyi amaçlamışlardı? Esasen bunun birkaç sebebi mevcut. Mesela Suriye Ordusunun Fırat’ın kuzeydoğusuna yapacağı olası operasyondan önce, PKK/YPG’nin “CEPHEYİ GENİŞLETME” iradesi bunların başında geliyordu. Böylece birden fazla noktada çatışma olması halinde, Suriye güçleri farklı cephelere dağıtılacak, dolayısıyla Fırat'ın kuzeyine kuvvetli bir müdahale olanağı bulamayacaktı.

Diğer bir sebep de, tamamen PROPAGANDA amaçlı seyretti. Zira Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de ne kadar çok kan, gözyaşı, ölüm olursa, “Kürtler öldürülüyor” algısına soyunarak, Suriye Hükümetinin otoritesini sarsacaklarını planladıkları çok açık. Keza Tom Barrack’ın soluğu Şam’da alması, Macron’un hemen telefona sarılması, AB Komisyonunun topa girmesi ve “taraflara itidal” açıklamaları bu demekti. Hâlbuki ortada, TARAF FİLAN da YOKTU. PKK/YPG’nin taraf kabul edilmesiyse, meşru hükümete karşı eşdeğer hale getirilme gayretinden öte bir şey değildi. Ayrıca Şeyh Maksud ve Eşrefiye, sadece Kürtlere de ait değildi. Tıpkı Suriye’nin 14 ilinin 14’ünde de etnik, mezhepsel ve dinsel farklı sistemlere sahip insanların BİR ARADA YAŞADIKLARI gibi. Yani Kürt kökenli Suriyelilerin buralarda yaşaması, PKK'ya alan açmıyordu/açmamalıydı da. Bunun aksi bir düşünce ise zaten Kürt’lere hakaret sayılırdı. Sonuçta Eşrefiye temizlendiğinde, KÜRT KÖKENLİ İNSANLARIN SEVİNÇTEN HALAY ÇEKTİĞİNİ izleyince sosyal medyada, fazla söze de hacet kalmadığı ortada.

Üçüncü sebebe gelince; Terörsüz Türkiye Projesini SABOTE ETME amacı güttüğü, artık sır olmaktan çıktı diyebiliriz. Bazı siyasilerin kışkırtıcı ifadelerini, bu noktada hatırlatmakta yarar var. Diyarbakır’da sokağa saçılan gösteriler de cabası. Sürecin başında “Öcalan’ı çıkaracaklar” diye tepinenlerin, PKK/YPG vurulunca PROVAKASYONA SOYUNMASINI ise daha saymıyorum bile. Ama Suriye Hükümetinin ilk andan itibaren; teröristlerin Fırat’ın doğusuna gitmeleri için koridor açma girişimi, “gelin meseleyi masada çözelim” yaklaşımı, sivillere zarar gelmemesi için gösterdiği çaba ve sahada sağladığı başarı, bu planları şimdilik akamete uğrattı en nihayetinde. Artık bu ÖZ GÜVENLE çok vakit kaybetmeden, Fırat'ın kuzeydoğusuna girmelerinin önünde de bir engel kalmadı. Belki de ELİ KULAĞINDA. Yoksa İran'daki gelişmeler ışığında, SURİYE'deki GÜVENLİK MEVZİLERİNİN TAHKİM EDİLESİ gerektiğini kim inkâr edebilir ki?