Herkesin yorgunluktan dem vurduğu, kiminin "buralardan gitsek mi" diye iç geçirdiği şu günlerde, hakikati görenler ve kalbiyle bakanlar şunu çok iyi biliyor: En güzeli de bilir ki aşk İstanbul'da yaşanır! Bu aşk; sadece şehrin silüetini sevmek değil, zorluklara rağmen burada kalıp mücadele etmenin, hayata tutunmanın aşkıdır.
Hayatı sadece şikayet ederek geçirmek, kolaya kaçmaktır. Evet, dünyanın gürültüsü ve gündelik dertlerin ağırlığı bazen nefesimizi kesebilir ama biz, zorluğu görünce yolunu değiştirenlerden değiliz. Mesele yorulmak değildir; mesele, yorgunluğu bir vazgeçiş sanmaktır. Bizim toplum olarak farkımız tam da budur: Biz başımızı sadece rükuda eğer, "Semiallahü limen hamideh" diyerek dimdik doğruluruz.
Umut denilen kavramı da çoğu zaman yanlış yerde arıyoruz. Umut; oturduğumuz yerde, hiçbir şeye elimizi sürmeden her şeyin kendiliğinden düzelmesini beklemek değildir. Bu, umut değil ancak hayalcilik olur. Gerçek umut, bir eylem biçimidir, bir duruştur. Sabah erkenden dükkanının kepengini açan esnafın, toprağına güvenen çiftçinin, direksiyon başında ter döken şoförün ve geleceğini inşa etmek için dersine çalışan gencin yaptığı şeyin tam adı umuttur. Biz işimizi ne kadar ciddiyetle ve titizlikle yaparsak, üzerimizdeki o kara bulutlar o kadar çabuk dağılır.
Ancak çözüm sadece çalışmakta değil, kaybettiğimiz o vicdanı yeniden bulmaktadır. Hatırlayın; düşenin elinden tutabilmeyi, o eski mahallelerdeki "sosyalist abilerden" öğrenmiştik ya hani... Peki, "düşene bir tekme de benden" fikri kimden, hangi ara çıktı? Hani biz makam, mevki peşinde koşmayan; insan olmaktan gayrı sıfat aramayan "hiçbir şeyci" idik? Tek kaseye daldırılan onca tahta kaşık ne zaman kırıldı da biz bu kadar ayrıştık?
Ağız dolusu konuşmayayım diyorum da söylemeden edemeyeceğim: Kokusundan kaçamayacağınız çiçeklere iyi bakın. Çünkü çiçekler kimseye benzemek için susmaz, kendi kalmak için susar... Renkli çiçekli bir ıtır da bizi bir yapabilir, bir çay çiçeği de... Meşcerdeki esinti sensin, uzaklarda arama...
Belki ruhundaki o leopar deseninden sıkılmış olabilirsin; hiç önemli değil. Seni sen yapan o desenlerle, istediğin ve beklediğin yollar sana çok daha yakındır. Belki kim bilir; o "maskeli depresyonları", o sahte gülüşlerin ardını en iyi sen tanırsın, ben değil... Ne farkı kaldı ki herhangi bir isteğin, beklentinin?
Söyleyemediğiniz cümlelerden yorulduğunuzu hissediyorsanız, kimseye bir şey anlatmaya çalışmayın. Sadece işinize, yolunuza, hakkınıza ve istikametine bakın. Meselenin dahası veya dehası yok. Çünkü asıl deha; hayatı kurnazca hesaplamakta değil, o hesap günü gelmeden insan kalabilmektedir. İlla "dahası" deyip en sonunu hesaplayacak bir hesap makinesi olan varsa, bize de izah etsin: Bir mezar taşı en fazla kaç derece soğur? Üç metrekare kaç kilo toprak alır?
Özellikle tahammülün azaltılmak için yoğun çabalar görüldüğü şu günlerde; zihinlerinden küfür dolu istasyonların son duraklarına otobüs kaldıranları kendi gürültüleriyle baş başa bırakıp, bu illüzyonlu zehirlenmeyi yok sayabilmeliyiz.
Sıkıntılar geçicidir, kalıcı olan ise mayamızdaki o sağlam duruştur. Biz kadere teslim oluruz ama yeise asla ram olmayız. Yarın güneş yine doğacak. Önemli olan o güneşi, karamsar bir yüzle değil; vicdanı rahat bir iç huzurla karşılamaktır. Ve ne olursa olsun; ayakucumuza öyle bir hat çekelim ki, sadece ailemizle ve bizi sevenlerle birlikte düşmeyeceğimiz bir uçurum olsun o sınır. Yolumuz uzun olabilir ama ahdimiz, irademizi her daim diri tutmaktır.