Mustafa Kemâl'in “evlâdlıklar”ı var mıydı?

Bu suâle Medenî Kânûn’a mürâcaat ederek net bir cevâb verilebilir.

İsviçre Medenî Kânûnu'nun tercümesi olan 17 Şubat 1926 târih ve 743 sayılı Medenî Kânûn’un 3. Faslı ve bu Fasıl'da münderic 253 ilâ 258. Maddelerde, “Evlâd Edinme” hükümleri tasrîh edilmiştir. Bunların içinden mes'elemizle alâkalı en mühimmi, 256. Maddedir:

“Evlâd edinme, evlâd edinen kimsenin ikâmetg̃âhı hâkiminin müsâadesi üzerine yapılacak resmî bir senedle olur ve keyfiyet doğum kütüğüne kaydedilir. Kânûnî şartlar bulunmakla berâber, evlâd edinecek kimsenin çocuğu görüp gözettiği mâlûm veyâ evlâdlığa alınmak için dîğer herhangi muhik̆ bir sebeb mevcûd olsa bile, hâkim, çocuğun menâfiine mugâyir gördükçe taleb olunan müsâadeyi veremez.”

(Milliyet, 13.4.1966, s. 5, Tefrika No 150)

Kinross’un Atatürk kitabının (üçte ikisinin) Türkceye ilk tercümesi, Murat Belge’ye âiddir ve “mânevî kız evlâdlar”la alâkalı pasajı tahrîfen tercüme etmiştir… Bu tefrikadaki resim, yukarıda bahsettiğimiz vechiyle, Râfet Süreyyâ’nın Mustafa Kemâl’e resmini imzâlattığı ânda çekilmiştir… O günden sonra, o da, “kapatma” olarak -Kinross’un tâbiriyle- “harem”de yerini almış, bir sene kadar bu statüsünü muhâfaza etmiştir…

***

Bu maddeden vâzıhan anlaşılıyor ki “evlâdlık” ancak Hâkimin (Sul̃h Hâkiminin) müsâadesi, yânî mahkeme karârıyle olur. Bunun için, mezk̃ûr Kânûnun dîğer maddelerinde tasrîh edilen şartlar yerine getirilecek, hâkim de bu husûsda mutmâin olacak, bunun üzerine resmî bir sened tanzîm edilecek ve “keyfiyet doğum kütüğüne kaydedilecekdir”; ancak bundan sonradır ki filâncanın falancanın evlâdlığı olduğu beyân edilebilir. Böyle bir hukûkî muâmele yapılmamışsa, iddiâ kıymetsizdir, keenlemyek̃ûn hükmündedir.

Hâlbuki Mustafa Kemâl, hiç kimse için böyle bir hukûkî muâmelede bulunmuş değildir. Bunun ak̃si iddiâ ediliyorsa, buna dâir resmî evrâkın ortaya konulması lâzımdır. Şimdiye kadar böyle bir şey vâk̆î olmadığına nazaran, Mustafa Kemâl'in erkek veyâ kız “evlâdlıkları” olduğu iddiâsına kat'iyen îtibâr edilemez…

Buna rağmen, garîbdir: “Evlâdlıkları” olduğu, bizzât kendisinden ve kızkardeşinden de rivâyet ediliyor… Mâmâfih, kendilerinin bu iddiâlarının dahi hukûken hiçbir kıymeti olamaz…

Üstelik, bunlar nasıl “evlâdlıklar”dır ki -Kinross’un tâbiriyle- bir “harem” teşkîl ediyorlar!

Makbûle Hanım'ın tezâdları

“Evlâdlıklar” hakkında Makbûle Hanım’ın şahâdetine mürâcaat edince, mes’ele daha da karışık bir hâl alıyor… Zîrâ, Makbûle Hanım, ayrı zamânlarda verdiği iki mülâkatında, bu husûsda birbirini nakzeder sûrette iki farklı “evlâdlık” listesi beyân ediyor…

Daha evvel (22.6 ilâ 5.8.2018 târihlerinde) Yeni Söz'de intişâr eden Mustafa Kemâl'in Âilesi Dîndâr mıydı? ünvânlı çalışmamızda, Makbûle Hanım'ın bir hayli komedyen ve yalana meyyâl bir hanım olduğunu, bundan nâşî birçok husûsda birbirini nakzeden beyânlarda bulunduğunu tesbît etmiştik. Bu mes'elede de müşâhedemiz aynıdır…

Yukarıda da bahsettiğimiz vechiyle, Makbûle Atadan, 18 Ocak 1956'daki ölüm târihinden birkaç ay kadar evvel (Haziran 1955’te), rahim kanserinden tedâvi gördüğü Gülhâne Askerî Hastahânesi'ndeki hasta yatağında, gazeteci Şemsi Belli'ye “Ağabeyi Mustafa Kemal” hakkında fâsılalı görüşmelerle uzun bir mülâkat (daha doğrusu birkaç mülâkat) vermiş, Belli de, bütün konuşmaları o günün –kendi tâbiriyle- bir “ses makinesi”yle (teyple) zaptetmişti. Görüşmelerden birinde, Belli, Makbûle Hanım'ın başucunda, Abdürrahim (Tuncak) Bey'e tesâdüf ediyor ve aralarında şu muhâvere geçiyor:

“ ‘-Paşacığım, dedi, bu bey, Atatürk'ün mânevî evlâdı Abdürrahim beydir…'

‘- Atatürk'ün kaç tâne mânevî evlâdı vardı?'

“Düşündü:

‘- Dört tâne idi… Zühre, Afife, Abdürrahim, İhsan… Zühre sonra öldü… Hasta idi zavallı… Abdürrahim dört yaşına kadar ağabeyimin odasında yatardı…'

‘- Tarih?'

‘- Tarih, harbi umumî sıraları…' ” (“Ağabeyim Mustafa Kemal”, Milliyet, 22.11.1955, s. 3)

Makbûle Hanım'ın evlâdlık listesinde Zehra, Ruk̆iye, Nebîle, Sabîha veyâ Âfet Hanımlardan hiçbiri yok! Hâlbuki 1952'de Feridun Kandemir'e (1895 – 1977) verdiği mülâkatta şöyle bir vak'a nakletmişti:

“Çocuk sevmezdi. Yalnız, bilmem nasıl oldu (Ülkü) yü sevdi. […] Ülkü'den başka çocuk sevmemiştir. […]

“Dolmabahçeden, bir hafta kalmak üzere Beylerbeyi sarayına gitmişti. Afet hanım, Nebile, Zehra filân da beraber… Birdenbire odaları paylaşamıyarak, (Bu oda benim, bu oda senin…) diye bir gürültüdür koparmışlar. Ben de, sabah kahvaltısına gitmiştim. Beni görür görmez, pürhiddet: (Nedir bu cehel-i cühelâdan çektiğim? Sabaha kadar birbirlerine girdiler, rahat vermediler, atacağım bunları…) diye köpürdü. (Sen babalarısın, nasıl atarsın? Her baba, evlâtlarının kahrını çeker, sen de alışırsın…) diye teskine çalıştım. Baba lâfı pek hoşuna gitti. (Ya… Demek babalar çeker, çekmeli, öyle mi, peki…) diye yumuşadı.” (“Ağabeyim Mustafa Kemal”, Resimli 20. Asır, sayı 14, 15 Kasım 1952, s. 18)

(Perihan Çakıroğlu, “Ata’nın Manevi Çocukları”, Milliyet, 13.11.1985, s. 13)

Bunlar nasıl “evlâdlıklar”dır ki -Kinross’un tâbiriyle- bir “harem” teşkîl ediyorlar?

***

Nebîle Hanım

Garâbet bu kadarla da kalmıyor; Makbûle Hanım, 1952'de Kandemir'e verdiği mülâkatta Ağabeyinin “mânevî evlâdları” arasında zikrettiği Nebîle'yi, 1955'te Şemsi Belli'ye verdiği mülâkatta, Ağabeyine pek âşık bir kız olarak bahis mevzûu ediyor… Belli’den tekrâr nakledelim:

“…Mikrofonu prizinden çıkardım, teybi kapattım ve Makbule Hanımı dikkatle dinlemeye başladım.

“Gerek kız kardeşinin, gerek Atatürk'e yakın olmuş diğer kişilerin anlattıklarından öğrendiğimiz kadarı ile, O'na, o büyük insana yönelik aşk duyguları bir hayli çok. Delikanlılık yıllarındaki esintiler bir yana bırakılırsa, Mustafa Kemal'i içtenlikle ve delice seven kızların başında Bulgar Başbakanı Radoslavof'un kızı Nikolina, Bulgar Harbiye Nazırı Kovaçef'in kızı Mâna, Türk dostu bir Bulgar hukukçunun kızı olan Elena Açkof, Zübeyde Hanım'ın ikinci eşi Ragıp Efendinin kuzeni Fikriye, Dolmabahçe Sarayı görevlilerinden Nebile, ilk sırayı işgal etmekteler… Nebile ile Fikriye’nin Mustafa Kemal’e yönelik sevgilerinde büyük bir duygu derinliği olduğu anlaşılmakta.” (Belli 1988: 128) (Fikriye Hanım, Râgıb Efendi’nin kardeşi Miralay Hüsâmeddîn Bey’in kızı idi… -Belli 1988: 63-)

Dîğer taraftan, Makbûle Hanım: “Abdürrahim dört yaşına kadar ağabeyimin odasında yatardı… Tarih, harbi umumî sıraları idi…” diyor. Hâlbuki Abdürrahim Tuncak’ın doğum târihi, 1908, ölüm târihi, 10 Ağustos 1998’dir. Abdürrahim doğduğunda, Mustafa Kemâl’in âilesi henüz İstanbul’a taşınmamıştı. (Taşınmaları, pek çok Sabataî âileyle berâber, Balkan Harbi felâketini tâk̆îbendir.) Binâenaleyh Selânik’de doğan ve Zübeyde Hanım’ın yanında büyüyen Abdürrahim, “Harb-i Umûmî sıralarında” değil, ancak 1908 – 1912 senelerinde “ağabeyinin odasında yatmış” olabilir… (Abdürrahim Bey’in eşi Muallâ Tuncak, Makbûle Hanım’ın kânûnî evlâdlığı idi… Mustafa Kemâl’in Fikriye Hanım’la nikâhsız berâberliğinden olma oğlu Abdürrahim Tuncak hakkında mevsûk mâl̃ûmât, şu çalışmamızdadır: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 29-30.3.2019/189-190)

DEVAM EDECEK