İnsan, bazen bir yabancının yarasını sarmak için kendi acısını unutur. Bazen de en yakınındaki insanın gözyaşına kayıtsız kalır. Bir gün hiç tanımadığı biri için fedakârlık yaparken başka bir gün sevdiği birini incitmekten çekinmeyebilir. Peki, aynı insan nasıl hem bu kadar merhametli hem de bu kadar acımasız olabilir?

İnsanı anlamak, yalnızca yaptığı iyiliklere ya da işlediği kötülüklere bakmakla mümkün değildir. Çünkü insan, içinde farklı duyguların, arzuların, korkuların ve çatışmaların bir arada yaşadığı karmaşık bir varlıktır. Onu bazen vicdanı, bazen öfkesi, bazen sevgisi, bazen de korkuları yönetir.

İnsanın en iyi hali, başkasının acısını fark edebildiği. En kötü hali ise o acıyı görmesine rağmen umursamamayı seçtiği yerde ortaya çıkar.

İyilik, her zaman büyük fedakârlıklarla kendini göstermez. Bazen yargılamadan dinlemek, bazen bir insanın onurunu korumak, bazen de güçsüz durumda olanı ezmemek iyiliğin en sade biçimidir. Gerçek merhamet, yalnızca kendimize benzeyen insanlara değil, düşüncelerini paylaşmadığımız kişilere de insan oldukları için değer verebilmektir.

Kötülük ise her zaman açık bir saldırıyla gelmez. Bazen küçümseyen bir bakışta, bazen başkasının başarısını değersizleştiren bir sözde, bazen de bir insanın çaresizliğinden yararlanmakta gizlenir. Üstelik kötülük yapan herkes kendisini kötü biri olarak görmez. İnsan, kendi davranışlarını haklı çıkarmak için çeşitli gerekçeler üretebilir. Kendi çıkarını savunduğunu, karşısındakinin bunu hak ettiğini veya başka seçeneği olmadığını düşünebilir.

İşte insan psikolojisinin en dikkat çekici yanlarından biri burada ortaya çıkar. İnsan, yalnızca başkalarını değil, kendisini de kandırabilir.

Öfke, kıskançlık, korku ve güç arzusu, kişinin davranışlarını etkileyebilir. Ancak bunların varlığı, zarar verici davranışları kaçınılmaz kılmaz. Duygularımızı her zaman seçemeyebiliriz. Fakat çoğu durumda onlarla nasıl davranacağımız konusunda sorumluluk taşıyabiliriz. Bir insanın geçmişte incinmiş olması, onun başkalarını incitmesini anlaşılır kılabilir ama otomatik olarak haklı çıkarmaz.

Toplumsal koşullar da insanın hangi yönünün öne çıkacağını etkiler. Adaletsizlik, dışlanma, sürekli rekabet ve güç ilişkileri, bazı insanlarda savunmacı ve bencil davranışları besleyebilir. Buna karşılık güven, dayanışma, adalet ve sorumluluk duygusu, insanların birbirine daha insancıl yaklaşmasını kolaylaştırabilir. Yine de hiçbir koşul, insan davranışlarını tek başına açıklamaya yetmez. Aynı zorluklardan geçen iki insanın birbirinden çok farklı seçimler yapabilmesi bunun göstergesidir.

Belki de asıl mesele, insanın içinde yalnızca iyilik ya da kötülük bulunması değildir. Asıl mesele, hangi davranışı beslediği ve hangi davranışın sorumluluğunu üstlendiğidir.

Bir insanın gerçek karakterini anlamak için yalnızca güçlü olduğu zamanlara bakmamak gerekir. Gücünü nasıl kullandığına, kendisinden daha zayıf durumda olanlara nasıl davrandığına, hata yaptığında özür dileyip dilemediğine ve çıkarı söz konusu olduğunda adaletten vazgeçip geçmediğine de bakmak gerekir.

Çünkü insanın değeri, yalnızca kendisi için yaptıklarında değil, başkalarına yaşattıklarında da görünür.

Belki de hepimiz zaman zaman kendimize şu soruyu sormalıyız. İçimizdeki en iyi insanı mı büyütüyoruz, yoksa korkularımızın, öfkemizin ve çıkarlarımızın bizi yönetmesine mi izin veriyoruz?

İnsan olmak, kusursuz olmak değildir. Yanlışını görebilmek, verdiği zararı kabul etmek, gerektiğinde değişmek ve başkasının acısını kendi rahatından daha önemsiz saymamayı öğrenmektir.

Sonuçta insan, yalnızca yapabilecekleriyle değil, yapmayı seçtikleriyle de kendini ortaya koyar. Bir kalpte merhamet de öfke de bulunabilir. Fakat geride bırakacağımız iz, hangi duygularımızı davranışlarımızın merkezine yerleştirdiğimizle şekillenir.

Belki de insanın en iyi hali, kusursuz olduğu an değil, kötülük yapabilecek güce sahipken iyiliği seçtiği andır.