Şiddet, yalnızca bir insanın diğerine el kaldırdığı anda başlamaz. Bazen bir hakaretle, bazen bir tehditle, bazen de yaşananları görüp hiçbir şey olmamış gibi davranmakla büyür.
Her gün yeni bir şiddet haberine tanıklık ediyoruz. Bir okulda yaşanan saldırı, sokakta büyüyen bir tartışma, aile içinde yaşanan bir trajedi ya da bir insanın yalnızca farklı düşündüğü için hedef hâline getirilmesi… Haberleri okuyor, üzülüyor, tepki gösteriyor ve bir süre sonra gündelik hayatımıza dönüyoruz. Ertesi gün benzer bir olay yaşandığında ise aynı şaşkınlığı yeniden duyuyoruz.
Peki, bizi asıl düşündürmesi gereken yalnızca şiddetin varlığı mı, yoksa ona giderek alışıyor olmamız mı?
Bir toplumda şiddetin normalleşmesi, insanların şiddeti bütünüyle kabul etmesiyle başlamaz. Bazen öfkeyi haklı görmekle, aşağılamayı mizah saymakla, tehdidi güç göstergesi olarak değerlendirmekle başlar. Bir başkasını küçük düşürmek sıradanlaştığında, hakaret etkisini kaybettiğinde ve saldırganlık cesaretle karıştırıldığında şiddetin sınırları yavaş yavaş genişler.
Üstelik şiddet her zaman fiziksel izler bırakmaz. Sürekli tehdit edilmek, aşağılanmak, korkutulmak ya da değersiz hissettirilmek de insanın psikolojik dünyasında derin yaralar açabilir. Çocukların yanında yaşanan öfkeli tartışmalar, aile içinde kurulan baskıcı ilişkiler ve iş hayatında maruz kalınan yıldırma davranışları, şiddetin farklı biçimlerde gündelik yaşama sızabildiğini gösterir.
Şiddetin en tehlikeli yanı, bir süre sonra olağan kabul edilmeye başlanmasıdır. İnsan, tekrar tekrar karşılaştığı bir davranışa zamanla daha az tepki verebilir. Ancak bir olayın sık yaşanması, onu kabul edilebilir hâle getirmez. Alışmakla kabullenmek arasındaki çizgiyi kaybettiğimizde, yanlış olanı sorgulama gücümüz de zayıflayabilir.
Peki, şiddet karşısında toplumun sorumluluğu nedir?
Öncelikle şiddeti yalnızca bireysel bir öfke sorunu olarak görmemeliyiz. Ailede öğrenilen davranışlar, çocukların tanıklık ettiği ilişkiler, çevrenin saldırganlığa verdiği tepkiler ve şiddet karşısında oluşan cezasızlık algısı, sorunun anlaşılmasında önemlidir. Bunların hiçbiri şiddeti kaçınılmaz kılmaz, ancak önleme çalışmalarının yalnızca olay yaşandıktan sonra müdahale etmekle sınırlı kalmaması gerektiğini gösterir.
Çocuklara sorunlarını bağırarak çözmek yerine konuşmayı, sınır koymayı, karşısındaki insanın haklarına saygı duymayı ve öfkeyle baş etmeyi öğretmek zorundayız. Okullarda güvenli ilişkiler kurulmalı, aileler desteklenmeli, şiddet belirtileri ciddiye alınmalı ve yardım isteyen insanlar yalnız bırakılmamalıdır. Şiddete maruz kalan kişiyi suçlamak ya da yaşadıklarını küçümsemek yerine, güvenliğini ve ihtiyaçlarını önceleyen bir yaklaşım benimsenmelidir.
Bir diğer önemli mesele de sessizliktir. Her olayda herkesin doğrudan müdahale etmesi mümkün olmayabilir. Bazen bu, kişinin kendi güvenliğini de tehlikeye atabilir. Ancak güvenli yollarla destek sunmak, ilgili birimlere haber vermek ve mağdurun yanında durmak mümkündür. Sessiz kalmamak, her zaman yüksek sesle konuşmak değil, gerektiğinde sorumluluk almaktır.
Şiddetin normalleştiği bir toplumda sıradaki kim?
Bu sorunun yanıtı yalnızca bir sonraki mağdurun kim olacağı değildir. Asıl soru, bir başkasının acısını ne zaman kendi meselemiz olarak göreceğimizdir. Çünkü şiddet, yalnızca doğrudan hedef aldığı insanı yaralamaz. Güven duygusunu, birlikte yaşama kültürünü ve toplumsal dayanışmayı da aşındırır.
Bir toplumun gücü, en öfkeli insanının ne kadar korku oluşturabildiği değil, en savunmasız insanının ne kadar güvende olduğuyla ölçülmelidir.
Şiddeti önlemek, yalnızca bir sonraki habere tepki vermekle mümkün değildir. Onu besleyen davranışları tanımak, mağdurları korumak, sorumluları hesap verebilir kılmak ve çocuklara daha güvenli ilişkiler kurmayı öğretmek gerekir.
Çünkü şiddete alıştığımızda yalnızca başkalarının acısına duyarsızlaşmayız. Bir gün kendi hayatımızda da kabul etmek zorunda olmadığımız şeyleri normal görmeye başlayabiliriz.