Eve dönmek bir huy veya ruh hali değildir. Yolculuğu sükunete erdirmek, bir yere vardırmak, son noktayı koymak, geride kalanın altına imza atmaktır. Eve dönmek bir varoluş tahkimatı, bir hesaplaşma, bir tefekkür, bir kendini sığaya çekme durumudur. Eve dönersin çünkü başladığın yer orasıdır. Eve dönersin çünkü yollar dönüp dolaşıp oraya gelir. Eve dönersin çünkü evden çıkmışsındır.
Bilinç insanın evidir. Kendi olmak o evin içinde dönüp dolaşmak, o evin penceresinden dışarıya bakmak, hayata o evden attığın kementle tutunmaktır. Hayal kurar, sayısız vadiyi dolaşır, sonra kendine, evine, varoluşuna dönersin. Uğradığın yer tam da tahayyül ettiğin yer olsa da eninde sonunda gerçeğin hatırlatır kendini, varoluşunun duvarları arasına açarsın gözlerini. Her deniz bir kıyıya, her boşluk bir zemine açılır. Tahayyüllerin de durduğu bir yer, vardığı bir durak, ulaştığı bir son noktası vardır ve oraya, kıyıya, toprağa, hakikate düşer yolun. Hangi tahayyül, hangi kurgu bilince dönmeden kendini tamamlayabilir ki? Hangi hayal, gerçeğe çarpmadan durabilir; hangi düş, uyanmadan yorumlanabilir ki? Son mısra ilk kelimeyi hatırlatır. Son nokta baştaki sese vurgu yapar. Son çığlık ilk acıyla birleşir. Verdiğin nefes, aldığın nefesin ta kendisidir.
Ev bir evdir. Yağmurlu veya güneşli, bulutlu veya açık, sayısız caddeden geçer, eve dönersin. Telefon direkleri, kaldırımlar, şehir ışıkları, ağaçlara tünemiş kuşlar, arabalar, kalabalıktan yükselen uğultular seni eve yönlendirir; kapıyı açar, içeri girersin, vücudunu bir serinlik karşılar, evdesin. Şehir bir evdir, başka şehirlere gider, oranın caddelerinde dolaşır, oranın kıyılarında oturur, oranın havasını teneffüs eder, oranın göklerine bakar, oranın çardaklarında oturur, kendini kendi şehrinde bulursun. Dünya bir evdir, dışına çıkmak ister, olmadığın yere ait olduğunu düşünür, görmediğin, bilmediğin yerlerin özlemini kurarsın. İşte o parlak yıldızdan bakmak vardı buraya dersin, işte o gezegen belki de sofrasına oturmak istediğim yerdir, işte o ay, o gök parçası, o boşluk, benimdi, benim olmalıydı ama değil… Aklını başından alır bütün o cisimler fakat hayır sen burada, buraya, bu dünyaya aitsin. Ne burası bırakır seni ne orası alır içine; gidemezsin, dünya, bu dünya evindir senin, evin kendin… Memleket bir evdir. Belki hüzünle, belki umutla, belki yeni beklentilerle terk edersin yuvanı. Günler, haftalar, aylar, yıllar geçer, başka birine dönüştürür seni, başka biri olarak dönersin memleketine, kendin olursun. Taşı toprağı dersin, memleketim, mezarımın, mezarlarımın gökkuşağı… Mezarlık bir evdir. Şehirlerin bile değil, ülkenin dışına çıkar, o özlemle, o yurt kokusuyla yanar tutuşur, göğüs geçirir, ah vah eder, fırsatını bulunca ülkene dönersin. Ölürsün, vasiyetine uyarlar, cenazeni getirir, memleket toprağına gömerler seni. Doğduğun yere, ırmağa karıştığın, o sapağa, o dönüm noktasına, o havayı ciğerlerine ilk çektiğin eşiğe, o ilk ağlamaya, ilk çığlığa, ilk burun deliklerinden içeri giren yaşam tarlasına koyarlar seni, gözlerin kapalı, yüreğin açık, tenin sükun içinde…
Yola çıkmadan eve varılmıyor. Dışarı çıkmayanlar için içeri girmenin anlamı yok. Hayal kurmadan gerçeğe nasıl ulaşılsın ki? Yürünmeden yol nasıl bilinsin, uzaklaşmadan yakınlığın değeri nasıl anlaşılsın, yoldan çıkmadan yola nasıl girilsin? Ve elbette zaman da başladığı yere dönecek, mekan da kıvrılıp büzüşecek, insan da tortop olup toprağın altına girecek. Ve elbette insan değil sadece, yolculuğa çıkan her şey dönüp dolaşıp evine, Tanrı katına avdet edecek. “Her nefis ölümü tadacak ve siz bana döndürüleceksiniz.” Başladığı yere dönmenin, döndürülmenin yolculuğu bu. Uzaklaşmanın, kaybolmanın, bir daha hiç gelmeyecek olmanın değil. Namludan çıkan mermi mutlaka çarpacak bir yüzey bulur. Atılan taş eninde sonunda yere düşer. Sular çözülür, ağaçlar kurur, hayvanlar ölür, insanlar veda eder, taşlar toz olur. Geri dönüşü olan sayısız ayak iziyle dolu bir balçıktır hayat. Silinse, yok edilse bile her izin bir başladığı bir de bittiği yer vardır.
Dalında iğreti duran ürkek bir kuş gibi insan… Durduğu yeri de baktığı yeri de yadırgıyor kalbi… Tutunmak istese dal yumuşak, uçmak istese kanatlar yorgun; acıktı mı, bir gagalık buğday tanesi neyine yetmiyor? Her kuşa bir yuva, her insana bir ev yeter de artar bile… Gelgelelim kanat kanaatkar olmayınca gökyüzü sonsuzluk sanılıyor. Gelgelelim gözler gagayı büyütünce buğday tarlası buğday tanesi gibi görünüyor. Eve dönmeyi unutan kuşlar gökyüzünde keyifle kanat çırpamayacak, yorgunluklarının kurbanı olacak. Hangi fon, hafızasını yitirmiş, eve dönmeyi unutan kuşa yuva olabilir ki? Hangi açlık açgözlülüğü doyurabilmiş? Kanatlarını kartal sanan çekirgelerin de elbet bir sonu vardır. Eve dönmeyi unutanların cezası “kovulmaktır”, evsiz kalmaktır. Ve kovulmak, Tanrı’nın şeytana verdiği en büyük cezadır.