Köşe yazarlığı sadece aydınların bulundukları noktadan gördüklerini entelektüel bir eda ve berrak bir dille anlattığı mahfiller değil, aynı zamanda toplumun nabzını tutan, onların aynası işlevi gören düşüncelere de yer verme platformlarıdır. Bu minvalden olmak üzere, geçen haftaki Kokektif Umutsuzluk adlı yazıma atfen değerli dostumuz, memleketin derdiyle dertlenen, ufkuna, bilgisine, birikimine, öngörüsüne güvendiğim, NEOPLAST gibi Türkiye’nin önemli boru sektörlerinden birinin sahibi Ayhan Özdemir aşağıda sadece imlasına dokunarak ve küçük düzeltmeler yaptığım metni gönderdi. Metni ruhuna dokunmaksızın olduğu gibi veriyorum:
Kapitalist bir özden besleniyor gibi görünse de “Türkiye'de uygulanan sosyal politikalar, kitlelere refah vaadiyle satıldı. Gerçekte yaşanan ise bu topraklarda görülmüş en büyük ekonomik çöküşlerden biriydi. Fabrikaların kapanması, sınırların kontrolsüz açılması, mülteci akını istilası, işlerin daha ucuz emek bulunan yerlere kayması gibi etkenler Türkiye'ye hızla güç kaybettirdi. Sanayi bölgelerinde çalışan binlerce insan ya işsiz kaldı ya da son derece düşük ücretli hizmet sektörüne itildi. Aynı zamanda, hiçbir şey üretmeyen aracıların kârları katlandı. Finansal holdingler, ithalatçılar, lojistik devleri, teknoloji platformları ve danışmanlar, ucuz ithal üretim ile yurt içindeki pahalı satış arasındaki kâr marjını ceplerine indirdiler. Bütün bunlar, süper zengin dar bir elit kesimin oluşmasına, hatta kökleşmesine yol açarken tam tersine elindekini de yitiren, mevcudu koruyamayan, borçlu halk kitlelerinin çoğalmasına zemin hazırladı. Elbette bu süreçte modernleşmenin, demokratik toplum yapısının, özgürlüğün sigortası olan ve sağlıklı toplumsal yapılanmada alt kesim ile üst kesim arasındaki geçişi sağlayan orta sınıf gücünü kaybetti, dahası gelişmekte olan toplumlarda bu orta kesim yüzünü refaha çevirirken burada aşağıya doğru evrildi. Varılan noktada orta sınıfın çökmesi, merkezinde adaletsizliğin ve eşitsizliğin yer aldığı pekçok yeni krizin de habercisidir. Meseleyi biraz daha açmak gerekirse orta sınıfın çöküşü, sanayiden ve yukarı doğru hareketlilikten yoksun, dışa bağımlı tedarik zincirlerinin insafına kalmış, terk edilmiş toplulukların varlığı anlamına geliyor.
Bütün bu halleriyle, bir adım bakınca ülke gövdesi şişmiş, olabildiğince devasa ama hareket kabiliyetini yitirmiş hantal bir ceset gibi görünüyor. Azametinin altında yüzeysel şişkinlik var. Derinin altında kaynayıp duran ise üretimin neredeyse bitme noktasına geldiği, enerjisinin tükendiği ve nefes almakta güçlük çeken fizyolojik bir hantallık… Neresinden bakılırsa bakılsın kelimenin gerçek anlamıyla bu bir çöküştür ancak çöküşün üzeri, sürekli üretilen yeni gündemlerle örtülüyor. Kamuoyu; verimlilik, üretim ve rekabet gücü yerine, gerçek sorunları perdeleyen ikincil tartışmalarla oyalanıyor. Popülist harcama programları, seçim öncesi cömertlik vaatleri, sürdürülemez teşvik paketleri, kısa vadeli borçlanma modelleri gibi araçlar, yapısal reform ihtiyacının yerini alıyor. Kamu kaynakları; katma değer üretmeyen, sadece oy maliyeti düşük görünen alanlara yönlendiriliyor. Verimsiz KİT'ler, şişirilmiş bürokratik kadrolar, rasyonel olmayan sübvansiyon mekanizmaları, ekonominin gerçek üretken kesimlerinin sırtına yük olarak bindiriliyor. Girişimci, üreten, istihdam yaratan kesim vergi ve regülasyon yüküyle boğulurken; hiçbir katma değer üretmeyen aracı yapılar ve rant mekanizmaları büyümeye devam ediyor. Bu tablo, iklim değişikliği, karbon ayak izi gibi küresel gündemlerle daha da karmaşıklaşıyor. Bu başlıklar bazen gerçek bir öncelik gibi sunulsa da pratikte yerel sanayiyi ek maliyetlerle boğan, rekabet gücünü zayıflatan, dışa bağımlılığı derinleştiren bir araca dönüşüyor. Üretim maliyetleri artarken, bu maliyetin karşılığı yerli sanayiye değil, ithalata ve dış tedarikçilere akıyor. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo şu: Gerçek ekonomik reform ertelendikçe, kamuoyunun dikkati sürekli başka gündemlere kaydırılıyor. Oysa çözülmesi gereken asıl mesele nettir: Üretim kapasitesini artırmak, orta sınıfı yeniden güçlendirmek, rant ekonomisini değil üretim ekonomisini büyütmek… Oysa ülkeye bir uçtan bir uca şöyle bir bakın. Tam açık hava bir akıl hastanesi manzarasıyla karşılaşırsınız. Yapısal sorunlar ıslah edilemez bir hâl almış durumda. Buradan bakınca artık özgür bir toplumla değil, müflis bürokrat ve siyasetçiler tarafından yönetilen bir harabe müzesiyle yüz yüze gelmiş gibi hissediyorsunuz. Hal böyle olunca tünelden çıkmak için başvurulan her çare yeni sorunlar üretiyor, çözüm gibi sunulan reçeteler yeni semptomlara yol açıyor. Bütün bu halleriyle gücü yönetenler; hâlâ üretenlerin kanını emerek vasatlığı, tembelliği ve bürokrasiyi sübvanse eden yumuşak bir totaliter yapıya evriliyor. Her şey aşağıya doğru ivmeleniyor. Mükemmellik vergilerle cezalandırılıyor, başarı neredeyse suç sayılıyor, sosyal yardım en yüce insan hakkı olarak taçlandırılıyor. Bu aşağıya gidiş yalnızca kendi içinde kalmıyor. Beraberinde toplumun farklı kesimlerini de aynı uçuruma sürüklüyor. Bitmeyen söylemler ve demagojiler, tatlandırılmış vaatler olarak sunulmaya devam ediyor.”
Artık kolay bir reçeteyle bu kadar sorunlu bir tablonun üstesinden gelinemeyeceğinin farkına varılmalı. Bitkisel hayata girmiş bir bünyeyi hangi ilaç kurtarabilir? Geleceğini yitirmiş bir memleketin yardımına hangi istikbal yetişebilir? Üretimin değil tüketimin teşvik edildiği; adil rekabetin kalmadığı, adalet ve liyakate güvenin sarsıldığı bir ortamda umutların diri kalması düşünülebilir mi? Umudun olmadığı yerde huzur, huzurun olmadığı yerde mutluluk aramayın.