İranlı sosyolog ve mütefekkir Ali Şeriati’nin insanlık tarihini özetleyen şu sözleri belki de bütün dönemleri kuşatacak, bugüne de ışık tutacak bir kötülük betimlemesidir: “Biz hepimiz Kabil’in çocuklarıyız. Kabil insanlık tarihinde daima yaşamaktadır. Çünkü Habil ölmüştür.” Bu yaklaşım biçimi, başlangıçtan beri dünyanın neden sürekli kötüye gittiğini, bütün dönemlerde neden kötülüğün iyilikten daha hızlı yayıldığını açıklayan en önemli sembolik göndermelerden biridir. İşte tam da bu yüzden dünyayı, insanlığın içinde bulunduğu durumu anlamaya insan doğasından ve onun derinlerini tanımaktan başlamalıdır. Ve o nokta, o başlangıç noktası yola çıkılan bazı yolculukların sonuna dair bazı ipuçları, bazı emareler verir. Doğrusunu söylemek gerekirse hem bireysel hem de toplumsal akışta hepimizin, her toplumun içinde iyilikle kötülük yan yana, eşit mesafede durur. Derimizin altında uyuyan iki kişilik vardır: Önemli olan Habil’i mi Kabil’i mi uyandırdığımız, hayatımızın başköşesine hangisini oturttuğumuz ve tereddütte kalınca bunlardan hangisinin sesini duyduğumuzdur. Doğrusu, Habil Kabil’in sesini, Kabil de Habil’in sesini taklit etmedikçe yani at iziyle it izi birbirine karışmadığı sürece meseleyi halletmek biraz daha kolaydır. Sesler birbirine karıştığında iyilik ile kötülüğün sınırları da kaybolur.
Habil ile Kabil hikayesi bir bakıma da hırsızlığın tarihidir. Kabil, Habil’in hayatını çalmış, onu öldürmüştür. O gün bugündür, bir insanı öldürmenin en büyük suç oluşu buradan kaynaklanmaktadır. İşin içine Kabil’i azdıran, yoldan çıkaran Şeytan’ı da dahil ettiğimizde öyle görünüyor ki şirkten, yani o en büyük nankörlükten sonra gelen kötülük zirvesi hırsızlıktır. Şeytan, kendi yoluna gidecek insanların hayatını çalma potansiyeli taşıdığı için hüküm geri bırakılmıştır. Hükmün geri bırakılması, ertelenmesi ceza çekilmeyeceği anlamına gelmez. Bilakis, işlenen her suçta cezanın çarpılarak büyüyeceğini gösterir. Buradaki temel ayrım noktalarından biri de suçu işleyenin mi, suçun kendisinin büyüklüğünün mü önemli olduğudur? Kanun koyucular burada fiilin belirleyici olduğunu söyleseler de uygulamalar suçtan çok suçlunun büyük veya küçüklüğünün önemli olduğunu gösteriyor.
Meseleyi daraltıp günümüze ve mahallemize getirdiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Küçükler ne kadar küçük suç işlemiş olurlarsa olsunlar büyük cezalara; büyükler ne kadar büyük suç işlemiş olurlarsa olsunlar küçük cezalara çarptırılır. Büyük insanlar suç işlediklerinde ya küçük cezalar alıyor veya hiç cezalandırılmıyor, küçük insanlar suç işlediklerinde en iyi ihtimalle suça orantılı bir ceza alıyor. Bu o kadar böyledir ki örneğin sıradan adamın biri, köşedeki bakkaldan aç çocukları için kahvaltılık bir malzeme aşırdığında hırsızlık; sıra dışı, yüksek rütbeli kadının biri bütün mahalleyi dolandırdığında yolsuzluk yapmış oluyor. Hırsız eski bakan, yeni Cumhurbaşkanı yardımcısı olsa bile durum değişmiyor. Hepsi birkaç gün içinde, gözümüzün önünde oldu. Önce Fon Vurgunu patladı ve saray çevresindeki bürokratlardan onlarca kişinin milyarlık yolsuzluklar yaptığı ortaya çıktı, sonra da Samsun’da bir garibanın mahalle bakkalından çocukları için zeytin, peynir benzeri kahvaltılık çaldığı haberi yapıldı.
Cezalara gelince; eski Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı parayı iade edeceğini söyleyip evine kapandı ve aradan onca zaman geçmiş, bir Allah’ın kulu çağırıp sorgulamadı. Samsunlu gariban ters kelepçeyle yaka paça bir doblonun arkasına atılıp apar topar cezaevine gönderildi. Birinin çaldığı birkaç zeytin tanesi, ötekinin çaldığı belki bir ülke sınırları genişliğinde zeytin bahçesi…
Biri devletin en tepesinde, Cumhurbaşkanı yardımcısı, eski aile ve sosyal hizmetler bakanı, deveyi hamuduyla götürmüş, cezası görevinden el çektirilmek ve mensup olduğu sosyal ağlardan dışlanmış olmak… Hırsızlık yaptığı diğer arkadaşları gibi mahkemeye çağrılıp çağrılmayacağı, sorgulanıp sorgulanmayacağı belli değil. Hırsızlığın her türlüsü kötü ama diğeri belki işinden atılmış, belki sağlığı elvermediği için işsiz, sıradan bir adam, daha ilk günden itibaren tutulduğu gibi dört duvar arasına atıldı. Medyada saray çevresine palazlanmış üst düzey bürokratlar eğer çaldığı paranın iki katını iade ederse mezkur üst düzey suçluların suçlarının hafifletileceği, hatta büsbütün suçsuz sayılabileceği konuşuluyor. Mantık şöyle diyor: Samsun’da, çocukları için bir bakkaldan zeytin, peynir gibi kahvaltılık çaldığı için hapse atılan adam da aşırdığı zeytin ve peynirin iki katını iade etsin, affedilsin. Örneğin bir parça peynir çaldıysa iki parçasını, on adet zeytin çaldıysa yirmi adet getirsin, hapisten salıverilsin.
İki binli yılların başında oradaydım, şu konuşuluyordu: Bu ülkede üç sorun var: Yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar… Bugün, bu yazıyı yazarken buradayım, bu ülkenin üç sorunu var: Yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar… Sözüm ona Habil olarak çıkılan yolda gelinen yer burası ne yazık ki. Çalmayı aşağıya yasakladılar, yukarıdakilere serbest bıraktılar. Kendilerini özgürleştirdiler, başkalarını düşüncelerine hapsetmek istiyorlar. Yoksulluğu bitirdiler, millet karnını makarnayla doyuruyor, bulamayınca peynir çalıyor, bu kez de onları hapsediyorlar.
Varılan noktada sorulacak soru şudur: Yoksulluğu mu bitirdiniz, kendi yoksulluğunuzu mu? Yasakları mı kaldırdınız, kendinize yasakları mı? Yolsuzluğu mu sona erdirdiniz, yolsuzluğu yola mı dönüştürdünüz? Habil öldürülünce meydanın Kabillere kaldığını unutmanın cezasını çekiyoruz.