İklimi müsait olmadığından mı nedir, ülkemizde sıkça rastlanmayan, olsa olsa tarihin ve talihin buradan kuş uçuşu geçerken tohumlarını tesadüfen bıraktığı nadir bir aydın tipi var. Bu aydın tipinin birincil özelliği kendine yetmesi, başkalarına çok da ihtiyaç duymadığı için daha baştan, en baştan kendini yalnızlığa mahkum etmesidir. Kendine yettiği ve başkalarından gölge etmemesi dışında hiçbir talebi bulunmadığı için ya küstah veya kibirli görünen bu insanlar aslında aşağılık kompleksinin kurbanı olmayan ender iç dünyalara sahiptir. Yalnız ve kederli bu aydının yaşadığı çağda anlaşılması ihtimali yoktur. Feraset sahibi bu aydın tipi bugünü yazarken bile gözlerini geleceğin kıyılarına çevirdiği için çoğunlukla hayalperest, hayattan kopuk, söyledikleri havada kalan, hayat acemisi biri olarak görülür ve kitleler tarafından ya dışlanır veya duyguları, düşünceleri, yazıları linçe tabi tutulur. Bu aydın tipinin bir başka özelliği ise insan doğduğu, helal süt emdiği, insan kalmanın mücadelesini verdiği ve ömrünü insanı insanın elinden kurtarmaya adadığı için hiçbir ideolojiye, partiye, cemaate yani insanın bireyselliğini ve aklını kiralamak isteyen oluşumlara gözleri kapalı, körü körüne bağlı olmamasıdır. Her doğruda bir yanlış, her yanlışta bir doğru bulunabileceği düşüncesinden hareketle toplu reddediş ve kabule yanaşmayan, dolayısıyla kategori dışı kalan böylesi sıra dışı insanlara ideolojiler, partiler, cemaatler, topluluklar ve asıl önemlisi de kendilerini savunduğu, hakları yenen sıradan insanlar kan kusturur, hayatı zindan eder. Oğuz Atay deyince aklımıza ilk elden gelen düşünceler bunlardır.
Bu cümleleri yazmamıza sebep, geçtiğimiz günlerde, Türkiye Günlüğü’nün ev sahipliğinde, Vedat Bilgin’in moderatörlüğünü yaptığı bir açık oturumun gerçekleştirilmiş olmasıdır. Şahsım ve İbrahim Şahin Oğuz Atay’ın aydın kişiliğini, romancılığını, Türk ve dünya romanına eklediklerini konuştuk. Elbette Oğuz Atay gibi tarihin milletlere ender zamanlarda hediye ettiği çok yönlü, çok uçlu, çok katmanlı, geniş ufuklu yazarların, mütefekkirlerin bir oturumda anlatılması, anlaşılması mümkün değildir. Ancak böylesi aydınların ruhu gökyüzünde ne kadar çok dolaştırılır, bir ruhtan ötekine ne derece ulaştırılırsa dünya o kadar nefes alır, kirlerinden o derece arınma ihtimali doğar.
Tıpkı Cemil Meriç, Kemal Tahir, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Oğuz Atay da çağının en güçlü söz ustalarından biri olarak yalnız bırakılmıştır. Söz söyleme becerisi Cemil Meriç’e meydan okutacak kadar akışkan, sıra dışı; toplumu anlama, anlamlandırma yeteneği Kemal Tahir’in bütün romanlarını ironinin sınırlarına sıkıştıracak kadar veciz; Doğu ve Batı’yı geleneksel kültür kodlarının her birine mikroskobik düzeyde nüfuz etme noktasında Tanpınar kadar vakıf ama bunların hepsinin üstüne bütün bunları roman türünün imkanlarını kullanarak incelterek bugünden geleceğe aktaracak kadar zeki, müdrik bir karakterle karşı karşıyayızdır. Mühendis olduğuna, mühendislik eğitimi aldığına bakmayın. O doğuştan romancıdır, estettir, entelektüeldir, kültür yorumlayıcısıdır, tarihçidir, mitologdur, üslupçudur. Zaten bu çok yönlülüğüdür ki hayata tek bir pencereden bakanlar onu hiçbir zaman anlamamış, ona hak ettiği değeri verememiştir. 1970’li yıllarda yaşayanlar ağır ideolojik karşıtlığın doğal sonucu olarak tarafgirlikten, at gözlüğü aydın bakışlarından kaynaklı olarak onu anlamamışlar, şöyle bir bakıp geçmişlerdir. Bu yıllarda dönemin entelektüel keskinliğini ideolojik bağnazlık örttüğü için Oğuz Atay görülememiştir. 1980’li yıllar o ideolojik bakışa öfke beslediği, o öfkede Oğuz Atay sağcılar tarafından solcu, solcular tarafından sağcı olarak görüldüğü için ötekileştirilmiş, anlaşılamamıştır. Yeni kuşağın böyle bir derdi yoktur gerçi ama onlar da Atay’ı sahiplenecek güçlü bir entelektüel gelenekten yoksundurlar. 1990’lı yıllar Oğuz Atay’ın kıymetinin anlaşılmaya başlandığı ancak yorumlanması, tarihteki yerine oturtulması için gerekli tolerans ortamının sağlanamamasına kurban gitmiştir. 2000’li yıllarda dijitalizm kitabın önüne geçtiği, 2010’lu yıllar ise kitabın dijitalizmin montaj aracına dönüştürülmesinden dolayı Atay romancılığı heba edilmiştir. Ancak bütün bu gelişmeler, bu süreçler boyunca dar bir kesim tarafından olsa bile Atay hep okunmuş, hakkında yazılar yazılmıştır. Üstelik buna en çok Oğuz Atay’ın kendisi sevinirdi- Atay okuyucuları tam da kendisi gibi, metinlerinde anlattığı insanlar gibi, Selim gibi, Turgut gibi, Beyaz Mantolu Adam yahut Hikmet gibi yalnız ve kederli, hayatın dışından içini gören kişilerdir. Belki de 2020’li yıllar kendisini bu yönüyle öncekilerden ayıracak, dönemin gençleri Oğuz Atay üzerinden dünyanın ve Türkiye’nin gerçekleriyle yüzleşerek yol alacaklardır. Sanki kurtuluş da burada, kendi olmada, kendini bulmada, hayata kendince bakarak bireysel bir iç dünya tahkimatı yapmadadır. Çünkü onun bütün metinlerinde verdiği mesaj aynıdır: Kendinle savaşmadan kendini yenemezsin. Kendini yenmeden başkalarını yenemezsin. Kendini ve başkalarını yenmeden tarihi yenemezsin. Tarihi yenmeden bugünü kuramazsın. Bugünü kurmadan geleceği kuramazsın. Geleceği kurmaya bugünü kur(tar)arak başla. Sahneye çık ve tehlikeli de olsa kendi oyununu oyna…