Selamını üç elif miktarı uzatarak bekçibaşına verdi.

“Eskiden bizi nerede görsen alıp götürürdün, şimdi de götür de görelim,” diye takıldı.

Yüzü çökmüştü; ağzı bir kuyu gibi kararıyor, dibinde birkaç çürük diş kıpırdıyordu.

Bekçibaşı, “Eskiden götürüyorduk, şimdi de götürürüz. Telefonla hallederim” dedi.

Yetmişlik bir ihtiyar delikanlıydı; küçük gözleri çukura kaçmış, elmacık kemikleri çıkık, burma bıyığı dudaklarının üstünde sert bir çizgi gibi duruyordu. İri parmaklarında iri habbeli tesbihini ağır ağır çekiyor; sözü ağzına almadan önce tartıyordu.

Bir ara yüzünü buruşturup ötekine “ağır ol” der gibi baktı.

Yüzünden sıhhat fışkırıyordu; ama o haşin duruşun arkasında emekli bir avcının can sıkıntısı seziliyordu. Sanki avı elinden alınmıştı; karşısındakine bakarken eski kovalamacaların izini sürüyordu.

Biri ömrü boyunca kaçmış, öteki kovalamıştı. Zamanla aralarındaki mesafe kapanmış; bu kovalamaca tuhaf bir ahbaplığa dönüşmüştü.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu.

“Kimseye bir şey yaptığım yok” dedi adam. “Yapayım mı? Sabah karakola gittim; belki içeri atarlar diye… Gönderdiler. Dört celp daha varmış.”

“Akıllı ol artık, yeter…” dedi bekçibaşı.

“Açığa geçti mi oğlun?”

“Evet.”

Paşabahçe’de küçük bir parkta, bir taburede çay içerken denk geldim bu muhabbete. Hava kapalıydı; yağacak gibiydi. Güneş bir ara yüzünü gösterdi. Emekliler masalara dağılmış; selam veriyor, sataşıyor, yarenlik ediyordu.

Kime konuştukları belli değildi; birbirlerine mi, yoksa etrafa mı? Mevzu kovalamaktan, kaçmaktan, karakoldan açılıyordu. Ne kadar dinledim bilmiyorum. Bir ara kendime gelip, “Ben buraya niçin gelmiştim?” diye düşündüm.

Bir çay söyledim; iki tane de onlara.

“Çaycıyı görüyor musun?” dedi bekçibaşı.

“Geçenlerde ‘Seni buraya sokmam’ dedi de iki tane çaktım. Onun için beni sevmez.”

Bir an durdu, tesbihi parmaklarının arasında ağır ağır çevirdi.

“İstanbul’un delisi bitmez,” dedi. “Buradan toplar, Üsküdar’a boşaltırdık; sabahına yine burada bulurduk.”

Öteki hemen söze girdi: “Beni burada ‘Adnan’ diye arasan kimse tanımaz. Ama ‘Manyak Adnan’ dersen herkes bilir. Altmış yaşındayım; on sekiz senesi içeride geçti. Ama artık hapsi de göze alamıyorum. Yaşlandım.”

Yüzünde garip bir ifade vardı: biraz gurur, biraz yorgunluk.

Bir zamanlar peşinden koşulan bir “kaçak”tı. Şimdi ise unutulmuş bir gölge gibi dolaşıyordu. Bekçibaşı onun geçmişini, o da bekçibaşının eski gücünü hatırlatan son tanıktı.

Sohbet uzadıkça içim daraldı. Hava serinledi; kalktım.

Yukarı yürüyüp mahalle arasına kurulan pazara daldım. Baharla birlikte tezgâhlar renge kesmişti. Eriğin, çileğin, çağlanın ilk hevesi geçmiş gibiydi. Patates, soğan, biber… fiyatlar gevşemişti. Dilimlenmiş karpuzun üzerinde yüz lira yazıyordu.

Kalabalığın içinden sıyrıldım.

Kanlıca’ya, oradan Aşiyan’a geçtim. Şair İhsan Raif Hanım’ın başucunda durdum.

“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime...” diye fısıldıyordu rüzgâr.

Düşündüm: Kaçanla kovalayan eninde sonunda aynı yere bakıyor. Yoruluyor. Susuyor.

Aslında kendini kovalıyorsun.

Kaçan da kovalayan da aynı yorgunlukta buluşuyor.

Ve insan, en son kendinden vazgeçiyor.

1 Mayıs 2026 – İstanbul