Din bir disiplin olarak tanımlanırsa, imanı da bu disiplinin enerjisi, harekete geçirici gücü olarak kabul edebiliriz. Hangi alanda olursa olsun, iman olmadan yaşantıya geçen hiçbir şey din olarak, dolayısıyla ibadet olarak kabul görmez. Bir iş iyi olabilir, yararlı olabilir ama onun ibadet olması için iman gereklidir. Zaten iman sahibi olmayanlar da yaptığı işin ibadet olarak kabul edilmesine dair bir düşünce ve beklentiye sahip değildir.
Kulun Allah’a iman etmesi onun ilk ibadetidir. İbadet de imanı takip eder zira iman hareketi, eylemi zorunlu kılar. Hatta iman sonraki diğer bütün ibadetlerin de meşruiyet kaynağı olarak görülür.
Buna göre;
Allah’a iman ettikten ve iman için yeterli olan şartları kusursuz kabul ettikten sonra O’nun rızasına uygun bütün söz, fikir, zikr, eylem-eylemsizlik ve davranışlarımız ibadet kategorisine girer. Aksi halde insanların bedeni, mali ya da aklî-kalb bir işi, bir eylemi, bir sözü ne kadar iyi olursa olsun Allah’ın indinde “ibadet” olarak kabul görmez.
Ayrıca, “İmanın hem ahlakî hem de ibadeti sonuç olarak doğuran bir kök(en) değeri vardır. İmanın Allah’la bir bağlılık/akit/akide/sözleşme ilişkisi olduğunu düşündüğümüzde bu akdin/misakın/sözleşmenin hem ahlaka hem ibadete dönük sonuçlar doğurmasının gerekliliği ortadadır.”[1] İmanın kulu doğruya ve iyiye yöneltmemesi düşünülemez. İman etkisi itibariyle kişiyi ahlakî erdemlere sahip kılarken, ibadet dediğimiz hususlarda da hassasiyet sahibi kılar. Onun ibadetleri iman mertebesine göre farklılaşır. Faraza, başta 5 vakit namaz kılan biri imanındaki yakinlik mertebesinde her anı namaz gibi değerlendirir.
Bu gerekli girişten sonra ibadet kavramına geçebiliriz.
İslamî konularda okumaları olanlar bilirler ki ibadet kavramı dini düşüncenin en geniş kavramlarındandır hatta diyebiliriz ki ibadet dini düşüncenin en geniş kavramlarının başında gelir.
İbadet, Müslümanın abdiyetini/kulluğunu göstermesidir. Mü’minin Allah’ın (cc) iradesine uygun olan tüm hayatı ibadet; O’nun koyduğu sınırların dışında yapılan taşkın davranış ve eylemler ise Şeytan’a ibadettir.[2] Yani hayatın kendisi bütünüyle ibadettir. Her insan ibadettedir, sadece ibadetin yönünün neresi olduğu konusunda farklılıklar oluşabilir.
Anlayacağınız, müslüman için ibadet/kulluk kişinin hayatını Rabbi’ne adamasıdır. Yani Rabbulalemin’i hiçbir mukayesenin karşılayamayacağı kadar çok sevmek, O’na tam bir rıza ve hoşnutlukla teslim olmak, O’nun hoşnutluğunu her şeyden değerli ve üstün tutmak ve bunu hayatının tamamına yansıtmaktır.
İmanın ibadet ve amel ile ilişkisi hakkında İslam düşünce geleneğinde farklı yaklaşımlar olmuştur. Kimi âlimlere göre amel iman birlikteliği zorunludur, kimilerine göre amel imanı artırır. Bazı âlimler de amelin imanın çevresinde duvar ördüğünü, imana zarar gelmesini engellediğini iddia etmektedir.
Ancak imanın amelden tamamen ayrı tutulması gerektiğini söyleyen âlimler de yok değil. Bu görüşü savunan ulema amelin imana, imanın da amele etkisinin bulunmadığını savunmaktadır.
Bunlara ilaveten iman için amel mecburiyeti olmasa da imanın ameli artırdığını, güzelleştirdiğini söyleyen bir başka yaklaşım daha vardır.
Bizim de bu çalışmamızda zaman zaman anlatmaya çalıştığımız gibi imanı müteakiben amel/ibadet-ahlak-marifet-muhabbet süreci tasavvufun esas aldığı ibadetin kat edeceği yol ve gayesidir.
[1] Şaban Ali Düzgün, Sempozyum Dizisi-3, Hayatın Anlamı İman, s. 21.
[2] Yasin: 60-62.