0
Geçen akşam can sıkıntısından evimin dolaplarını karıştırdım. Aradığım fakat bir türlü bulamadıklarımı, meğer buralara gizlemişim. Lazım olabilir düşüncesiyle özenle istiflemiş ama sonra da unutmuşum. Ne yaparsınız, hayat o kadar hızlı ilerliyordu ki, bir müddet sonra çarka ayak uyduruyor hafızanızı yitiriyorsunuz. Sadece bu kadar mı? Tabi ki değil. Örneğin hiç alışık olmadıklarınıza bile zamanla alışıyorsunuz. "Kesinlikle olmaz" dediklerimizle yüzleşiyor ve hayatın bozulan frekansı normal seyrine dönüşüveriyor. Devamında "Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür" gerçeğini bir kez daha idrak ediyorsunuz.
Dolabı karıştırırken gözüme fotoğraf albümü ilişti bir an. Kapağı yırtılmış albümü elime alıp merakla göz atmaya başladım. Her sayfayı çevirdiğimde içimdeki burukluk bir kat daha artıyordu. Geçmişin sadeliği ve parlaklığından olsa gerek gözümün sulandığını hissettim o dem. Resimlerin çekildiği tarihlere baktım sonra. "Neymişim, ne olmuşum" demekten kendimi alamadım. Titreyen parmaklarım dünya ya yeni gelmiş bebek gibi çaresiz kalmıştı.
Dünya dönüyor, hayat son sürat ilerliyordu. Normal olarak her geçen gün değişiyorduk. Yani bugün "Ne ben eski bendim, ne de İstanbul". Biliyordum ki yarın da, bugünden farklı olacaktık. Albümde, ailece bir sofrada çekildiğimiz fotoğrafı gördüğümde bir iç çektim. Bir de yastığımın ucundaki bayramlık ayakkabılarımı görünce… Gözlerim buğulanmıştı. Uzun uzun eskilere dalmaktan kendimi alamıyordum. Hava kararmadan eve gelmek zorunda olduğumu ve akşam sofrasına muhakkak birlikte oturmamız gerektiğini hatırladım. Büyüklerimizin karşısında yatılmayacağı telkinini de hiç unutmamıştım. Öğretmenimize "dün arkadaşıma yalan söyledim" diyecek kadar dürüst, "bir daha yapmayacağım" diye söz verecek kadar erdemli çocuklardık bir zamanlar. Ahhh ! Ne günlerdi! Yabancı müzik dinlemeyi ayıp sayardık, ilk önce Türkçeyi sökmeliyiz diye… Otobüste boş koltuğa oturmazdık yaşlılar binecek diye. Sokaktaki taşları toplardık arabaların tekeri patlamasın diye.Beslenme çantasına konan bir parça peynirin ve üç-beş zeytinin lezzetine kanaat ederdik. Hele mahallece gidilen pikniklerimiz meşhurdu hatırlarsınız. Kandil gecelerini ve bayram sabahlarını ise iple çekerdik. El öptüğümüzde verilen çikolata veya mendile sarılı haçlıkla dünyalar bizim olurdu. Har akşam olmasa da en az haftada dört gün misafirliğe gider, büyükler dertleşirken dayanamaz koltukta uyuya kalırdık. Ekranda, tek tük çıkan öpüşme sahnelerini bile hiç göremedik, çünkü hemen kanal değiştirilirdi.
Birden çalan telefon sesiyle irkildim. Gerçeğe döndüm. O üç beş dakikalık lezzetin tadı damadımda kalmıştı. Nereden çalmıştı ki telefon. Oysa ben hep orada kalmak istiyordum. Temizliğin, saflığın, vefanın, saygının, ahlakın memleketine hicret etmek ne güzeldi. Ama artık yoktular. Bir şirketi hayriyye vapuru gibi Yenikapı iskelesinden demir adılar kubbede hoş bir seda bırakarak. Ağlasam, tepinsem, feryat etsem de geri gelmeyeceklerdi artık. Sevginin damıtılmış saf halini görmenin onuru, yitirmenin de hicranına bürünmüştüm. "Belki yollar bozuk, eşyalar bozuk, paralar bozuk ve fakat dostluklar sağlam idi" bir şairin deyişiyle.
Şimdi ise hazıra konmanın genişliği ve GDO'lu bir toplumun hezeyanı içerisindeydik. Kültürel zenginliklerimizi kaybetmiş, bu yetmezmiş gibi "hükümsüzdür" damgasını indirmiştik. Belki her istediğimizi elinin altında bulmanın şımarıklığını yaşıyorduk. Belki de küresel büyünün tesirine girmekten hoşnuttuk. Daha dün yaşadığımız masalsı değerlerin yerini emperyal ahlakın doldurmasını kabullenmiştik nedense. Oysa biz, bu değildik. Genleriyle oynanan bir toplum olup çıkmıştık. Peki tarihine hakaret eden yeni yetmeler nereden çıkmıştı? Ya kendi devletini yabancılara şikayet edenler…offf!!! Bir şeyler yapmalıydık. Geçmişe hayal kurup hayıflanmaktansa, sahibi olduğumuz değerlerin kadrini bilmek gerekiyordu. Bizlere algı ile dayatılan emperyal kültürün boyunduruğundan kurtulmanın zamanı gelmişte geçiyordu.
Bu bağlamda ilk olarak yerel yönetimlerin Kültür Belediyeciliğine dönüşmesi çok önemli bir adım olacaktı. Eğitim müfredatının öz değerlerimiz üzerinde bina edilmesi, ezbercilikten ziyade yorum kabiliyeti zengin bireyler yetişmesi hedeflenmeliydi. Zamanını TV karşısında geçiren bir toplum olduğumuzdan, bahsettiğimiz algıyı lehimize çevirebilirdik. Mesela Kültür Bakanlığı ve Diyanet İşleri, sağlayacağı maddi desteklerle dizi ve sinema senaryolarına bu anlamda müdahil olabilirlerdi. Yine Diyanet işleri sadece ibadete endeksli bir din anlayışını yıkarak din'i, bir hayat görüşü şeklinde topluma daha etkin işlemeliydi. Bunun yanında kültürel yayınlar, dergiler, kitaplar… hibelerle desteklenebilirdi. En önemlisi de yüksek binalı imar anlayışından mahalle kültürüne geçilmesi ve muhabbet ortamının yaşatılması sağlanmalıydı.
Evet dostlarım şairin "Bu gidiş gidiş değil kendine taze kan bul, çevir yüzün çevir özüne dön İstanbul" dediği gibi artık kendimize gelmeliydik. Gelmeliydik ki bizde canlanacak ulvi ahlak, tüm aleme örnek olabilsin di. Bu yönüyle Dünyanın gidişatına etki edeceğinizin farkında olmalıydık. Ve emin olun ki bu kesinlikle ütopik gelmeliydi. Unutmayın ki, bunu başarmak için gerekli olan irade ve maneviyat derinlerimizde mevcuttu. Bize sadece bu cevheri tekrar çıkartmak düşmekteydi. Hangi ideolojide olursa olsun, sadece duyulan ezan sesinde radyonuzu kapatmanız ve oturuşunuzu düzelmeniz bunun ispatı değil midir? O halde sizleri kültürel bir dirilişe davet ediyorum. Yarın çok geç olmadan hemen şimdi….
Vesselam…