0

Yıllarca, "HDP ile hatta gerekirse PKK ile masaya oturulmalı, bu sorun askeri tedbirlerle değil siyasi metodlarla çözülmeli" diye ısrarcı olan biri olarak şunu söylüyorum; PKK'yi bir tarafa bırakalım siyasi bir parti olarak HDP ile de bu meselenin çözümü mümkün değil. Çünkü sivil hükümetin uzattığı barış elini yaşanan bütün acı tecrübelere rağmen geri çevirdiler. Üstelik siyasi bir beceriksizlik yada acemilik söz konusu değil, bilinçli bir tercih oldu bu onlar için. HDP tabanını iyi bildiğim ve barış sürecinde onlarla iç içe olduğum için biliyorum, tabanın umutlarına rağmen üst kadrolar bu görüşmelere hep soğuk baktı ve tabanına Ak Partinin kendilerini kandırdığı, oyaladığı algısını sürekli empoze etmeye çalıştı. "Barış masasını hükümet devirdi" diyerek hiç atıp tutmasınlar, bunların bire bir şahidiyim…

"Ha bugün düzelirler ha yarın" derken eş başkan Selahattin Demirtaş'ın "seni başkan yaptırmayacağız" söyleminden ve ulusalcılarla yakınlaşma stratejisinden sonra tabanın aksine tavanın hiç bir sekilde barış niyeti taşımadığı ayan oldu.

Bu bağlamda kendi aralarında Abdullah Öcalan için "AKP ile anlaşmış, kendini satmış" dediklerini bilmiyor değiliz. HDP içindeki savaş lobisini heyecenlandıran artık Öcalan değil bu lobinin sözcülüğünü yapan Demirtaş.

An itibariyle HDP'nin muhataplık vasfı düşmüş bulunmakta. Bu yapısıyla barış için bir seçenek olmaları da mümkün gözükmüyor malesef.

Kürt sorunun çözümünde bir muhatap arayışında olmamız gerekiyor mu sorusu elbette sorulacaktır ve bu sorunun cevabında akla ilk gelen HDP-PKK çizgisi olacaktır. Bu çizginin (en azından partiye hakim olan sayıca az fakat orgütlü çizgi) barış ile tüm ilişkisini kestiği, bazı oligarşik yapılarla angajmana girdiği inkara gelmez boyutlara ulaştığı için muhataplar arasında olmayacaktır, alternatif arayışları kaçınılmazdır.

Bunun zor bir arayış olmadığını biliyorum. Çünkü asıl muhatap bazılarının beyninde olmasa bile gözümüzün önünde. Bu muhatap yıllardır Ak parti hükümetini oligarşik yapılara karşı sürekli destekleyen, son seçimlerde Kürdistan ve Türkiye'nin diğer Kürt bölgelerindeki milletvekili listelerinde yapılan bazı yanlışlara rağmen hala desteklemeye devam eden Kürt halkıdır.

Çünkü Ak parti bir Kürt partisidir. HDP'den daha az bir Kürt partisi değildir. Kimse Mehdi Eker'in Selahattin Demirtaş'tan, Mehmet Metiner'in Altan Tan'dan, Orhan Miroğlu'nun Leyla Zana'dan az Kürt olduğunu iddia edemez. Baş örtüsü sorununu, İmam Hatip sorununu "bu konuda muhatap benim" diyerek çözen Ak Parti Kürt meselesinin çözümünde de muhattap benim diyerek çözebilir.

Elbette bu çözüm kolay olmayacak. Gladyo Türk-Kürt ittifakına şiddettle karşı olduğunu, Gezi faşist ayaklanmasıyla, Fetullahçı savcı darbe girişimiyle net bir şekilde ortaya koydu. Türk Kürt ittifakı Ortadoğudaki hesapları altüst ediyor. Kürdistan'ı Siyonist toprağı olarak görenler bu işten vazgeçmeyeceklerdir. Mesele Türkler ile Kürtler 1000 senedir sürdürdükleri işbirliğini devam ettirip bu toprakları vatan kılmaya devam mı edecekler yoksa bu topraklardan birlikte silinip gidecekler mi?

Milli Takımın Avrupa hezimeti

Futbolda genel geçer kuralların en önemlisi "oyun 11 kişi ile oynanır ve her mevkide oynayan oyuncu bütünün parçası" olduğunun farkında olmak zorundadır. Modern futbol bu mantık üzerine kurulmuş durumda. Kendi mevkilerinde dünyanın en iyi oyuncularını biraraya getirseniz de oyuncular arasındaki koordinasyonu sağlayamamışsanız başarılı olmanız mümkün değil. Türkiye Milli takımında yeralan oyuncularımızın hemen hemen hepsi Avrupa'nın kalburüstü takımlarında futbol oynayabilecek yeteneğe sahip. Arda, Emre, Nuri, Hakan, Yunus, Mevlüt Avrupa takımlarında zaten yeralıyorlar. Buna rağmen ilk turda elenmeleri oyuncular arasındaki uyumsuzluktan hatta sürtüşmelerden kaynaklanmakta. Fatih Terim takıma hakim olma yeteneğiyle ünlü bir isimdir ve bu yetenek onu futbol dünyasının önemli ismi haline getirmiştir. Fatih Terim bile hakimiyeti elinden kaçırmışsa bir operasyonun yolda olduğunu söyleyebiliriz. "Ben değil, takım" diyen kalır gerisi gider. Sokaklar şans verilmesini bekleyen Emre Mor'larla dolu…

Aleviler birilerinin arka bahçesi olmaktan çıkarılmalı

Türkiye'nin kanayan yaralarından biri hiç kuşkusuz Alevilik meselesi. AK parti hükümetiyle birlikte diğer bütün mesellerde olduğu gibi bu meselenin çözümünde de adımlar atıldı. Alevi meselenin özgürce konuşulup tartışılması bile başlı başına bir devrim. Balık hafızalılar 13 yıl öncesini çarçabuk unuttukları için bunun ne anlama geldiğini bilmeyebilirler.

Tayyip Erdoğan'ın Dersim katlimanından dolayı Alevilerden devlet adına özür dilemesi (katliamı yapan CHP, özrü Tayyib'e düştü), Muharrem orucuna katılması, Alevi çalıştaylarının düzenlenmesi, Cem evlerinin önündeki engellerin kaldırılması olumlu gelişmelerden bazıları. Son on yılda Cemevlerinin sayısı yüzde 900 artış göstermiş. Buna rağmen meselenin çözümünde yetersiz kalınmakta. Bu konuda radikal adımlar atılmalı. Öncelikle Alevilik İslam'ın içinde midir dışında mıdır tartışmalarına hükümet iştirak etmemeli. Aleviliğin İslamın içinde olup olmadığı tarihin, ilahiyattın konusu.

Kaldıki bize ne?

Aleviler bile bu konuda üçe bölünmüş durumda. Alevilik İslam'ın parçasıdır diyenler, Alevilik İslam'ın Anadolu versiyonudur diyenler birde Aleviliği Marksist emellerine ulaşmak için malzeme olarak gören Alevillikle pek de ilgisi olmayanlar. Üçüncü kesim Alevilerin mağduriyetinden faydalanmakta. Bu mağduriyetler giderildiği anda onlarda silinecektir.

Gereksiz tartışmalar bir tarafa bırakılarak Alevi vatandaşların istekleri "ama, fakat, lakin" demeden karşılanmalı. Cemevleri hukuki statüye kavuşturulmalı, Dedelerin öğrenim göreceği okullar açılmalı, maaşa bağlanmalı, okullarda Alevi inancı seçmeli ders olarak öğretilmeli. (Alevi öğrenciler inançlarını Dersim katliamını yapan CHP'nin gençlik kollarından öğrenmeye devam mı edecekler?) Tunceli ismi Dersim olarak değiştirilmeli. Alevilerin siyasi bir parti kurabilmeleri sağlanmalı.

Din derslerinin hala seçmeli olmayışı Ak Parti hükümetinin eksikliğidir. Zorla din dersi vermek İslam'a yapılan en büyük hakaret. İslamın buna ihtiyacı olduğunu düşünenler yanlış sularda yüzüyor. Kaldı ki zorunlu ders kavramı bile başlı başına sorunlu. Matematik öğrenmek istemeyen öğrenciye zorla matematik öğretmek hakkını kim nasıl kendinde bulabiliyor? Bırakın aileler çocuklarının yeteneklerine göre hangi dersleri almak istediklerine kendileri karar versin. Hepsini öğrenmek isteyenin önünü kesen de yok.