0

"Allah, Müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara Cenneti vermek üzere satın almıştır" İlahi mesajının adeta karşılığını veriyoruz Milletçe. Bin bir zorluğa karşı yedi düvele boyun eğmeyen güvenlik güçlerimiz, bu kutlu mücadeleyi altın hafilerle yazıyor tarih sayfalarına. Geride kalan onlarca yetim, harabeye dönen yuvalar, gözü yaşlı anneler "Vatan Sağ Olsun" gururuyla sukuta eriyor bu dem. Belki yüreğine taş basıyor bu millet, ama minicik yavrusu gözleri önünde parçalanmış milyonlarca muhacire de umut ışığı olmaktan ödün vermiyor. İşte bu, imanının ceddinden aldığı irfani ahlaka aks etmesiydi bir yönüyle.

Neticede hangi inançtan ve etnik kökenden gelirse gelsin, herkese yardımcı olan bir kültüre sahiptik. Dün ve bugün her dara düşen, çareyi bir şekilde Türkiye'ye sığınmakta bulmuştu. Zamanımızda da Devletimiz "Kapılarımız ve yüreğimiz sonuna kadar mazlumlara açıktır!" diyerek hala dedelerinin izinden gittiğini ispatlıyordu. Bu, birilerinin "hasta adam" ilan ettiği Devletimizin, Allah'ın da yardımıyla tekrar ayağa kalktığının açık göstergesiydi. Buna bir manada da mecburduk aslında. Çünkü dünya genelindeki tüm mağdurlar, başlarını okşayacak bir baba şefkatini Türkiye'den bekliyordu.

Fakat bu kutlu yürüyüşü akamete uğratmak adına, tıpkı tarihte olduğu gibi olanca güçleriyle saldırıyorlar, oyun içinde oyun kuruyorlardı. Mesela, defalarca tahrik ederek Suriye ye askeri bir müdahaleye zorlanmamız ondandı. Oysa dipsiz bir kuyu gibiydi Suriye. Fevriyatla atılacak yanlış bir adımın faturası çok ağır olabilirdi. O sebeple yıllardır uçuşa yasak güvenli bir bölge için koalisyon güçlerini iknaya çalışıyorduk. Yani bir anlamda oyuna düşmemiştik ama bununda bir bedeli vardı. Lakin bu bedel, diğeriyle kıyas kaldırmayacak kadar düşük boyutlardaydı.

Mülteci meselesi yüzünden sıkı ilişkiler kurduğumuz Avrupa, bu süreçteki taleplerimizi sözle desteklemek zorundaysa da bir türlü icraata cesaret edemiyordu. Kaldı ki Avrupa, topraklarında ardı ardına patlatılan bombalarla "sakın ha" mesajını çoktan almıştı. Fransa'da İş yasası kılıfına sokulan "Gece ayakta" eylemlerinin, tamda vize serbestisinin sona gelindiği dönemde alevlenmesi ise ilginçti. Ülkemize de benzer mesajlar Sultanahmet, Taksim, G. Antep ve en son Bursa da ( 17:25 deki) manidar sayılabilecek eylemlerle veriliyordu. MHP'nin Genel Başkanlık seçimine zorlanması ve HDP'lilerin Genel Kurul vandalizmi de özünde bu fikriyatı barındırıyordu. Hatta bu pis oyuna, içimizdeki saftiriklerin kendilerini kullandırmalarını da üzülerek ekleyebiliriz.

Şimdilerde aynı oyun Kilis üzerinden icra edilmeye başlandı. Birileri DAEŞ içindeki unsurlarına attırdığı füzelerle, duygularımızı yine kaşıyordu. İşte tüm bunlar toplandığında, Pentagon koalisyonunun "Bizim çizgimizden çıkmayın, yeni Sykes-Picot projesine ses çıkarmayın" mukabilindeki zihniyeti karşımıza çıkmaktaydı. Anlaşılan koalisyon güçleri, İslam Ordusu tercihimizden biran önce vaz geçmemizi istiyordu. Sn. Erdoğan'ın "Öyleyse bu millet kendi göbeğini kendisi kesecektir" çıkışını ve Sn. Davutoğlu'nun "Şimdi ya Kut'ül Amare kazanacak, ya Sykes-Picot kazanacak" sözünü de bu minvalde okumalıydık. Bu ifadeler, tercihimizin ne yönde olacağını da teyit etmekteydi. Obama'nın Suud ziyaretinde sadece Riyad Valisi tarafından karşılanmasıyla bu mesajın sağlaması yapılıyordu.

Son tahlilde; İslam Ordusu kartını masaya sürerek egemenlerin restine karşı rest çeken

Devletimiz, küresel denklemi ter yüz edecek bir hamlenin arifesindedir. Ve emin olun "varoluş mücadelesi" verdiğimiz şu günlerde, tek çıkar yol birliğimizi korumaktan geçiyor. Takdir edersiniz ki bütün fırtına da bütünlüğümüzü bozmaya yönelik koparılıyor mu zaten? Bu bağlamda; hedeflerinde bir zerre aykırılık bulunmadığı aşikar olan Sn. Erdoğan ve Sn. Davutoğlu arasında, sanki bir çatışma varmışçasına ortalığı velveleye verenlere "Dava kardeşliğini, Kader birliğini ve İlahi hesap gününü" tekrar hatırlatmak isterim. Zira bu kervan bazılarının hezeyanına aldırmadan yürüyecektir.

Vesselam