Kasım ayı geldi; cüzdanların katledildiği, vicdanların indirime girdiği ay. Parlak ekranlar, göz alıcı yüzdeler ve parmaklarımızı hipnotize eden o büyülü ay bu. Tüketimin bu en gürültülü karnavalında sahnenin ışıkları sonuna kadar açılmış durumda. Vitrinler bağırıyor, bize ihtiyacımız olanı fısıldarken aslında hepimiz aynı oyunun figüranlarıyız. Zaten evimizde duran elektrik süpürgesinin bir sonraki modelini devir diye sunuyorlar; çocuklara verilen gereksiz oyun konsolları kaçırılmayacak fırsat diye paketleniyor. Her şey, özenle kurulmuş bir dekorun önünde oynanan bir aldanış sahnesine dönüşüyor.

Ama bu büyük sahnede bir ses hep kısık kalıyor: Gerçekten zorunlu ihtiyaçları olanların sesi. Sadece öğrencinin değil; ay sonunu getirmeye çalışan emeklinin, siftahını borca saydıran küçük esnafın, gündelik çalışan o görünmez çoğunluğun sesi. Neden hiçbir internet sağlayıcısı çıkıp da, "Bu ay öğrencilerin mecburen almak zorunda olduğu temel hizmeti yarı fiyatına veriyoruz" demiyor? Cevap basit: Çünkü mecburiyete indirim yapılmaz. İndirim, bu sahnede bir kostümdür; gerçek ihtiyaç ise perde arkasındaki ham halidir.

Bu “mış gibi” hali yalnızca parıltılı paketlerde değil; sistemin kılcal damarlarında dolaşıyor. Denetimler “varmış gibi”: Kâğıt üzerinde sıkı, sokakta flu. Şehir kartları “pratikmiş gibi”: Yüz binlerce insanın verisi sızdığında bile sunulan açıklamalar “güvenlik varmış gibi”. Biz gerçeğin kendisiyle değil, gerçeğin dekoruyla idare ediyoruz. Sahnenin önünde bir bina resmi var; ama arkada duvar yok, iskelet yok, inşa yok. Yalnızca görüntü var.

Peki, bu oyunun tek suçlusu sahneyi kuranlar mı? Dürüst bir başarısızlığı kabul etmektense, sahte bir başarıya yaslanmak daha kolay geliyor. Sosyal medyada eşitsizliğe isyan eden, ama o pırıltılı AVM'ye gitmek için gün sayan da biziz. O indirimli paketi kapımıza getiren kuryenin kaç saattir ayakta olduğunu sormadan, "hızlı teslimat" notunu düşen de biziz. Bazen hepimiz, bu düzenin ritmine kapılıyoruz; aldanmayı değil, aldanmış gibi yapmayı bile normalleştiriyoruz.

Oysa her dekorun bir ömrü vardır. Bir gün gerçek bir rüzgâr eser ve o karton duvarlar devrilir.

Sahnenin ışıklarını kısma zamanı. Çünkü parlaklık bizi kör etti. Karanlıkta, belki gerçeği görebiliriz. Ya da en azından, dekorun kimler tarafından tasarlandığını.