Bu medh-ü-senânın arkasından Milletimizi ona karşı nankörlük yapmakla ithâm ediyor… Çünki onu kendimize “ilhâm kaynağı” yapmamışız, “şehirlerimize heykellerini” dikmemişiz, “onu sevdirecek” faâliyetlerde bulunmamışız, “eserleri elden ele dolaşmıyormuş”, ilh…

Aynen Sabiha Sertel, aynen Mustafa Kemâl, aynen Hasan Âli Yücel ve sâir Fanatik Kemalistler gibi, bütün bir Mütehakkim Zümrenin Tevfik̆ Fikret’e sâhib çıkmasının, onu Mehmed Âkif’e alternatif olarak dayatmasının başlıca sebebleri, onun Avrupacı bir şâir olması, Abdülhamîd düşmanlığı yapması, İttihâdcı İhtilâline hizmet etmesi ve hayâtının (muhtemelen kibrinin netîcesi olarak) “Târih-i Kadîm” dal̃âletiyle nihâyete ermesi gibi şeylerdir…

Yalman’ın, Nâzım Hikmet’i Millete şirin göstermek için yaptığı hokkabâzlıklar

Yalman, üç paragraflık Tevfîk̆ Fikret velvelesinden sonra Nâzım Hikmet’e geçiş yapıyor ve bu “büyük şairimizin”, bu “müstesna insan”ın kadrini bilmediği gibi, onu “tahammül haricinde işkencelere maruz bırakan” Milletimize ve adâlet sistemimize veryansın ediyor, onun mâsûmiyetini iddiâ ederek bir ân evvel tahliye edilmesini taleb ediyor… Yoksa yirmi milyon Türkün her biri tek tek suçlu olurmuş!

Bir taraftan “son nesillerin yetiştirdiği en büyük Türk şairlerinden biri olan” Nâzım Hikmet’e karşı efk̃ârıumûmiyede merhamet hissi uyandırmıya çalışıyor, dîğer taraftan onun Komünist faâliyetlerini sâhib olduğu yüksek insânî hislerle têvîl ediyor… Memleketimize evleviyetle “diliyle bağlı olan” bu vatanperver şâir, kat’iyen “Moskof ajanı olamaz” imiş! O derece vatanpervermiş ki “Türk vatanı nereden olursa olsun, bir tecavüze maruz kalırsa, buna karşı yalnız kalemiyle değil, bütün vücudile ve varlığıyle göğüs vereceklerin ilk safında daima o bulunacak” imiş!

Zekeriya Sertel (Hatırladıklarım, 2001: 142), Nâzım Hikmet’in Peyami Safa’yle münâsebetlerinden bahsederken onun en mühim bir husûsiyeti olarak: “Nazım, daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazanmak meraklısıydı. Onun için tartışmaların en önemli ve devamlı konusu komünizm'di.” tesbîtinde bulunurken, Yalman: “Hiçbir nevi siyasete karışmıyor, sanatile başbaşa, rahat bırakılmaktan başka bir şey istemiyordu. Kendisile temas arayan bir deniz gediklisi ile bir yedek subay namzedine de yanlış yollara gitmemeleri hakkında ikazda bulunmakla kalmıştı.” diyerek onun en mühim bir husûsiyeti olan Komünizm propagandıcılığını örtbas etmiye çalışıyor… Zâten o zamâna kadar yazdığı şiirlerinin vasfımümeyyizi fanatik bir Komünizm propagandacılığı değil miydi? Sonrasında da aynı minvâl üzere devâm etmedi mi?

Münâfık Muharrir, bu meyânda, iddiâlarına daha fazla inandırıcılık kazandırmak için kendisinin şiddetle Komünizmin aleyhinde olduğunu tebârüz ettirmeyi unutmuyor: O, “Moskof tipi komünizmi, tarihteki en büyük riyakârlık, habaset, ve denaet sayan bir gazeteci” imiş!

Hâlbuki Nâzım Hikmet gibi, şiirlerinin ve sâir eserlerinin hikmet-i vücûdu Dünyâşümûl̃ Komünist İhtilâlinin propagandacılığı olan bir şahsı çeşid çeşid hokkabâzlıkla allayıp pullayıp Millete şirin göstermiye çalışmak, sinsi sinsi Komünizm propagandası yapmaktan başka bir şey değildir. Nitekim Türkiye’deki Komünist İhtilâl Hareketi, Yalman’ın Nazım Hikmet kampanyasından çok istifâde etmiştir. Bunu anlamak için, Türkiye’deki Komünist İhtilâl Hareketinin târihini araştırmak k̃âfîdir…

Aynı Münâfık kalem, o menhûs şapka uğruna onlarca mazlûmun darağaclarına gönderilmesine îtirâz etti mi?

Yalman’ın bu makâlesini ve başlattığı af kampanyasını değerlendirirken şu pek mühim husûsu da gözden kaçırmamak l̃âzımdır:

O, Nâzım Hikmet’in büyük bir haksızlığa uğradığını iddiâ ediyor, bu Kızıl İhtilâl propagandacısına gûyâ “adâlet” nâmına sâhib çıkıyor ve dâvâsında o derece ileri gidiyor ki bu “haksızlıktan”, tek tek, “20 milyon Türkden herbirini mes’ûl” tutuyor!

L̃âkin aynı kalem, (yukarıda kendi Hâtırât’ından naklettiğimiz vechiyle) daha dün, “Mutlak Şef”i şapka, v.s. ink̆ilâblarına harâretle teşvîk̆ ediyor, yapılan her ink̆ilâbı alkışlıyordu… İsterse bunlar gaddârca kan dökülerek yapılmış olsun!

Öyle ki aralarında Şalcı Şöhret Bacı da bulunmak üzere, onlarca şapka îtirâzcısının darağaclarına gönderilmesine ve binlercesinin çeşid çeşid zulümlere uğratılmasına dahi hiç îtirâzı olmadı! Ne o zamân, ne de sonrasında!

Çünki Münâfıkın dilinde “adâlet” ve “İnsan Hakları” sâdece bir istismâr mevzûudur!

Yalman’ınki gibi metinler üzerinde teemmül ederek Münâfıklığın ne menem şey olduğu anlaşılabilir

Münâfıklığın ne menem şey olduğunu anlamak için Yalman’ınki gibi metinler dikkatle mütâl̃aa edilmelidir:

“[Tevfîk̆ Fikret hakkındaki] bütün bu düşüncelerin yarattığı heyecan içinde zihnim, diğer bir büyük şairimize takıldı, madde mâna ile hâlâ çok şükür yaşayanlar arasında bulunan, fakat on iki yıldır haksızca bir mezar inzivasına, tahammül haricinde manevî işkencelere maruz bırakılan, sıhhati türlü türlü hastalıklar tarafından sinsi bir şekilde kemirilen, kendisine hiçbir taraftan el uzatılmayan bir müstesna insana… Pek iyi anladınız, Nâzım Hikmetten bahsetmek istiyorum. Tevfik Fikret’in ölümünün yıldönümünde sesimi bu acı haksızlığa karşı yükseltmekle Fikretin ruhunu şâdettiğime de inanıyorum.

“Bu bahsi ortaya atamadığımdan dolayı çoktanberi vicdan azabı içindeyim. İki defa buna dair makale yazdım. (Nâzım Hikmet) adı etrafında muhitte öyle bir yılgınlık peyda olmuştur ki yazılarımın her iki defa gazetede çıkmadığını hayret ve teessürle gördüm. Arkadaşlardaki tereddüdü yenmeğe ve kendilerine söz geçirmeğe gücüm yetmedi. [???]

Nâzım Hikmet, “demir gibi seciyeli, merd bir insan” imiş!

“Bu arada Bursaya giderek, Nâzım Hikmeti iki defa hapishanede ziyaret ettim. Bu demir gibi seciyeli, merd insanla temastan kendi hesabıma büyük bir haz, onun hesabına ve memleket hesabına derin bir hüzün duydum.

“Son nesillerin yetiştirdiği en büyük Türk şairlerinden, Türk diline en iyi tasarruf edebilen pek mahdut insanlardan biri; uzun yıllar adlî bakımdan da, millî bakımdan da haksız olarak zindanlarda süründürülüyor. Bu hali, günün birinde tarih, bütün bir devir için bir leke diye kabul edecektir. Nâzım Hikmetin uğradığı haksızlığın mesuliyeti; yalnız mahkûmiyet hükmünü veren iki askerî mahkemeye, yalnız tek parti devrinde bunun emrini verenlere, yalnız elindeki dosyalarda haksızlığın bütün delilleri bulunduğu halde hareketsiz duran adliyemize, yalnız münevver nesle düşmüyor. Yirmi milyon Türkten her birinin bu mesuliyette hissesi vardır.

“Ben bu mesuliyetin yirmi milyonda biri derecesinde bir payı bile taşımağa devam etmeğe razı değilim. Haksızlığa karşı sesimi yükseltiyorum ve bunun artık akisler bulacağını da umuyorum.

Yalman iddiâ ediyor: “Nâzım Hikmet bir Moskof ajanı olmamıştır ve olamaz!”

“Eğer Nâzım Hikmette komünist nazariyelerine muvazi düşünceler varsa, bunlar; Türk vatan sevgisi haricinde bir tesanüde bağlanmanın bir alâmeti değildir. Türk şairi Nâzım Hikmet bir Moskof ajanı olmamıştır ve olamaz. Komünizm tarzında görünen hisleri; ancak memlekette sefalet ve haksızlık çekenlere karşı duyduğu alâka ve hassasiyetin bir mahsulüdür ki cemiyetimizi yaşatmak için mutlaka bu sefaletlere çare bulmağa, bu haksızlıkları düzeltmeğe mecburuz. Bu acıları duyanlar ve bize hatırlatanlar, milletin düşmanı değildirler, aksine olarak, en basiretli dostlarıdır.

“Moskof tipi komünizmi, tarihteki en büyük riyakârlık, habaset, ve denaet sayan, ona karşı mücadeleyi vazife bilen, terakki ve medeniyetin hürriyete ve serbest teşebbüse bağlı olduğuna candan inanan bir gazete [gazeteci] sıfatile şunu iddiadan çekinmeyiz ki Nâzım Hikmetin haksız yere hapsedilmesi; komünizme karşı bir tedbir değildir. Tam bir gaflet içinde ona hizmetten başka bir şey sayılamaz. Hapiste bulunan, mağdur bir Nâzım Hikmetten komünist ajanları ancak kuvvet alırlar, uğradığı haksızlık tamir edilen, normal hayata karışan, hastalıklarının tedavisine imkân verilen bir Nâzım Hikmet; ancak memleketteki içtimaî huzurun ve berraklığın bir desteği olur. Nâzımın haksız hapsi ve muhitin buna karşı gösterdiği alâkasızlık, dünyanın her yerinde bize karşı tesirli bir silâh olarak kullanılmaktadır.

“On iki sene evvel Nâzım Hikmet, bâzı neşriyatından dolayı tek parti devrinde mahkûm edildiği ceza müddetini tamamlamış ve hapisten çıkmıştı. Kendisini o sırada yakından tanımak fırsatını buldum. Nâzım, bir sinema şirketinde bir vazife bulmuştu. Kendini bütün kuvvetile vazifesine veriyor, hiçbir nevi siyasete karışmıyor, sanatile başbaşa, rahat bırakılmaktan başka bir şey istemiyordu. Kendisile temas arayan bir deniz gediklisi ile bir yedek subay namzedine de yanlış yollara gitmemeleri hakkında ikazda bulunmakla kalmıştı. Kendisine atfedilen yeni suç, şunun bunun dolabında eskiden çıkmış eserlerinin bulunması idi ki hiçbir adâlet telâkkisi bunu bir suç ve ceza mevzuu saymağa müsait değildir. Öyle olduğu halde Nâzım Hikmeti, bir deniz, bir de kara askerî mahkemesi aynı hâdiseden dolayı ayrı ayrı on ikişer yıl hapse mahkûm etmiştir. Eğer suçun vâki olduğu farzedilse bile bugünkü askerî ceza kanununun buna lâyık gördüğü ceza, bir sene hapisten ibarettir!

“Nâzım Hikmeti son ziyaretim, bir, iki ay evveldi. Tedavi görmeyen bir karaciğer rahatsızlığı, yüzünde indifalar yapmıştı. Kendisine dedim ki:

‘- Sizin vatansever olmadığınızı söylüyorlar. Hapsiniz münasebetile Ruslar bir pul çıkarmışlar. Bulgaristanda bir mektebe sizin adınız verilmiş. Şiirleriniz komünistler tarafından muhtelif lisanlara tercüme edilmiş. Bunlara ne dersiniz?’