0

Daha evvelde belirttiğim üzere uzmanlar "devletlerarasında dostluk, çıkar endekslidir" görüşünde birleşmektedir. Siz bakmayın siyasilerin dostum diye başlayan cümlelerine, olayın özü bu realite üzerine kurulur. Bu minvalde dost tanımını irdelemek icap ederse; bizim inandığımız anlamda dost, dostuna post olandır. Yani dostuna zarar gelmemesi için kendinden feragat edendir. Talep etmeden ona yönelendir her anlamda. Fakat 21. Yüzyılda Yeni Dünya Düzeninin popüler kültürü, beşeri hukuktan başlayarak devletlerarasındaki ilişkilerin de eksenini kaydırmıştır. Tıpkı ailenin, ahlakın, ticaretin, siyasetin…parametrelerinin evrim geçirmişçesine özünden gittikçe uzaklaşması gibi.

Bu çerçevede günümüzde, dış siyasete yönelik yeni bir terim türedi. "İyi ilişkilerimiz var ama falanca mesele hakkında görüş ayrılığı yaşıyoruz." Yalnızca bu cümle bile ne denli haklı olduğumuzu ispatlamaya yetmektedir. Oysa etik kurallar dahilinde düz mantıkla düşünürsek, dost devletlerin omuz omuza vermesi gerekmez mi? Zaten normal şartlar altında ideal olan da budur. Lakin dedik ya "normal şartlar altında". Esasen herkesin bir diğerinin hakkına riayet ettiği bir atmosfer şayet sağlansaydı, zamanımızdaki trajedilerin hangisi yaşanırdı ki?

İşte bugünkü hadiseler, kapitalizmin ete kemiğe büründüğünü bir kez daha gözler önüne sermiştir. Özellikle egemen güç unsurlarının böl, parçala, yok et mantığının gölgesinde, devlet ilişkilerinin de tanzim edildiği ise açıktır. Bir tarafta ticaret yaptıkları ülkelerin diğer tarafta başına terörü musallat etmeleri, kamuoyu önünde müttefikiz naraları atmalarına rağmen yalandan tasarıları parlamentolarından geçirmeleri, yeri geldiğinde "baş döndürü reformlar yapılıyor" dedikleri ülkemize, "3000 yılında ancak aramıza girebilirsiniz" demeleri, bizi "Rol Model" olarak adlandıranların teröristleri himayelerine almaları ve sayamayacağımız kadar vakıa tamamen bunu yansıtmaktadır. Böyle bir ortamda ise Devletimizin ilkeli duruşu ise takdire şayandır. Ama gelin görün ki şartlar, yapılanlara mukabele etmeye bizi zorlamaktadır. Bu noktada aklıselim ile ileriyi görerek adımlar atmayı ihmal etmemek gerekir. Madem oyunu birileri kuruyor, şartlarını da bizim belirlemememiz elzemdir.

Bu bağlamda paralel operasyonlarla, siyasetle, terörle devletimize diz çöktürmeyi başaramayanların, bu sefer ekonomi ve uluslararası algı yönetimini son çare olarak belirledikleri ortadadır. "Muftis tüccar eski defterleri karıştırırmış" babında Sözde Ermeni soykırım tasarısını ısıtıp ısıtıp bu uğurda kullanmalarının asıl nedeni de budur. İşte en son Almanya'da kabul edilen bu tasarının, ülkemizdeki dokunulmazlıkların kaldırılmasının hemen üzerine denk gelmesi ise size de garip gelmiyor mu? Uluslararası savaş suçu sayılan; Askeri olmayan hedefleri tahrip etmek, savaş esirlerine ve sivillere saldırmak, tecavüz etmek ve şiddet uygulamak gibi cürümler, bu tasarıyı onaylayanların bugün bile alınlarına sürülen kara bir leke değil midir?

Peki, bu durumda aleyhimize koşuşturan Türk vekillere ne diyeceğiz? Nerde kaldı "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" anlayışı? Bu anlamda aslını inkar ederek kendi devletini suçlayan, zevata diyecek tek söz "gündelik siyasi çıkarları için tarihin çöplüğünde yer almayı yeğlemek, ruhsal bir sorundur".

Son tahlilde inananlar olarak "kişi bir fiil işler, fakat kader adalet eder" düsturunu iliklerimize kadar hissetmeliyiz. Asrısaadet öncesinde Hz. Peygamberimiz ve bir avuç arkadaşının her çeşit düşmanlığa uğramasına rağmen "inandıkları ve en önemlisi de güvendikleri" için galip gelmeleri, bu açıdan ufuk açıcıdır. İlaveten bu süreçte hepsi; dostluğun, doğruluğun, adaletin, ticaretin, ahlakın ve savaş hukukunun ulvi birer örneği olmuştur. Devletimizin dış siyasette izlediği paradigma değişimini de bu şekilde değerlendirebiliriz. Yoksa emperyalistlerin köle olarak sömürgeleştirdiği Afrika Kıtasına açılmamızın başka bir anlamı yoktur. Yeter ki siz samimi olun, diğer kazanımlar zaten dostluğun şiarı gereği cereyan edecektir. Vesselam