Ağır, maundan oyulmuş bir karar masası. Üzerinde, sınırları binlerce kilometre öteden çizilmiş, kırmızı mühürlü bir dosya duruyor. Odanın sessizliğini bozan tek şey, sayfalar çevrildikçe havaya yayılan o keskin barut ve tuz kokusu. Kağıdın üzerindeki harfler, okuyan göze sadece duymak istediği o ninnileri söylüyor: "Halk ayaklanacak, rejim içeriden çökecek..."

Şu an, o kağıttan sızan yalanın gölgesinde üç çıkarma gemisi ve dört bin asker, küçük bir adanın açıklarında emir bekliyor.

Diplomasinin o ağırbaşlı gibi duran sahtekarlığı tam burada başlıyor. Bir yanda on beş maddelik barış taslaklarıyla masalar kurup zaman satın alanlar, diğer yanda lisanlarının sadece patlayıcılardan ibaret olduğunu itiraf ederek o masayı tekmeleyenler var.

Kendi öz aklını, yılların birikimi olan yerleşik istihbarat ağını reddedip; bölgesel bir müttefikin sunduğu iştah açıcı illüzyona inanmak. Bu, rasyonel bir aklın kararı olamaz. Bir ihtimaller zinciri masaya yatırıldığında, eldeki verinin kaynağını, o kaynağın nihai menfaatinden ayrı düşünemezsiniz. Başkasının gözlüğüyle uçuruma bakarsanız, derinliği asla doğru hesaplayamazsınız.

Bir devlet aklı, duymak istediklerinin sarhoşluğuna kapıldığında, elindeki en keskin veriler bile bulanıklaşır.

Okyanusun bu yakasından bakıldığında, her şey kusursuz bir zafer takı gibi görünüyor olabilir. Bütün ışık, özenle seçilmiş yaldızlı hedeflerin ve kurgulanmış halk isyanlarının üzerine tutulmuş durumda. Fakat asıl trajedi, o ışığın dışında kalan, kasten karartılmış o zifiri karanlık suların dibinde mayalanıyor. O hedefteki küçük kara parçası, üzerine inecek yabancı postalları yutmak için asırlık bir sabırla ağzını açmış bekliyor.

Kendilerine sığınmak için Ege sularında satın alacak ıssız ada arayanların, başkalarının evlatlarını bambaşka bir adada körü körüne ölüme göndermesi, savaşın o en çıplak ve buz gibi yüzüdür.

Toprak, kendi göğsünü yaranların eşkalini hafızasına çoktan kazımıştır.

Araştırmacı yazar Rıfat Bali o körleşmeyi 2016'da şöyle adlandırmıştı: Bu topraklarda komplo zihniyetli kişiler artık "uzman" ve "aydın" olarak itibar görüyor. Durmadan aynı sesi işiten kulak, zamanla o sesi hakikat sanmaya başlıyor.

Antik Roma'da lejyonları kör vadilerde eriten şey, karşılarındaki düşmanın gücü değil, onlara kılavuzluk eden yerel işbirlikçilerin çizdiği sahte patikalardı. İki bin yıl sonra bugün, o sahte patikalar uydulardan inen raporlarla yeniden çiziliyor. Araçlar ve asırlar değişse de, insanın o kör edici kibri daima aynı zırhı giyiyor.

Gerçeği duymak istemeyen bir kulağa, dünyanın en doğru verisi bile tahammül edilmez bir gürültüdür.

Kendi aklını kiraya veren bir irade, o kiranın faturasını; bir daha evine dönemeyecek olanların o ağır, geri dönüşsüz sükûtuyla öder. Oysa müttefik denilen o görünmez el, aslında devasa bir gücü kendi dar emelleri için sürmenin peşindedir. Karar vericilerin masasında duran o yabancı mürekkeple yazılmış rapor, bir zaferin müjdesi değil; bir imparatorluğun kendi eliyle kazdığı derin ve sağır bir uçurumdur.

Düşmanı yenmek için çıkılan yolda, kendi yoldaşının kurduğu o ağır tuzağa düşmek.

Tarihin en acımasız cilvesi budur.