İki günlük bir program vesilesiyle Kıbrıs’ta bulunma imkânı buldum. Programlarımın tamamlanmasının ardından adayı gezme imkânı da oldu. Bu kısa ziyaret boyunca sokaklarını gördüm, insanlarla konuştum, toplumsal hayatı gözlemleme fırsatı buldum.
Kıbrıs’a ilk defa geldim. Uzun zamandır görmek istediğim bu topraklara adım atınca insan yalnızca bir ada görmüyor, aynı zamanda bir hafızayla karşılaşıyor. Çünkü Kıbrıs sadece denizin ortasında bir parça toprak değil, tarihiyle, acılarıyla, mücadeleleriyle ve birikmiş hatıralarıyla yaşayan bir yer.
Bu çerçevede Kapalı Maraş’ı da görme imkânı buldum. Sokaklarında yürürken zamanın adeta durduğu bir şehir hissini yaşadım.
Yine ziyaret kapsamında, rivayete göre Hz. Ömer (halife değil, sahabe) ve beraberindeki yedi sahabenin istihbarat toplamak üzere geldiği, burada Bizans askerleri tarafından şehit düştükleri noktada bulunan türbeyi de ziyaret ettim. Akdeniz’in hemen kıyısında, denize sıfır bir noktada yer alan bu türbe, hem tarihi hafızanın hem de bölgenin manevi dokusunun bir parçası.
1974 Kıbrıs Harekâtı’na dair izleri de yerinde görme imkânı buldum. Çıkarma yapılan sahile, dönemin askeri araçlarına ve sergilenen tanka bakarken, o gün yaşananların yalnızca bir askeri operasyon değil, aynı zamanda bir milletin kader anlarından biri olduğunu hissettim.
Ayrıca Beşparmak Dağları’nın eteklerinde dolaşma fırsatım oldu. Bu dağ silsilesi, adaya yukarıdan bakan sessiz bir şahit gibi duruyor.
Gezdiğimiz bazı bölgelerde bize gösterilen yeni yerleşim ve yapılaşma alanları da dikkat çekiciydi. Özellikle yabancıların yoğunlaştığı, belirli mahallelerde mülk ediniminin arttığı alanlar (özellikle yahudi aileler) üzerinden yapılan anlatımlar, insanda ister istemez bir dönüşüm ve demografik (işgalci) hareketlilik hissi uyandırıyor. Bu durum bende geleceğe dair bazı kaygılar da oluşturdu.
Burada gezerken özellikle Kıbrıs Harekâtı sonrasında oluşan toplumsal hafızayı anlamaya çalıştım. O gün verilen mücadele yalnızca askeri bir başarı değildi. Aynı zamanda bir halkın güvenliği, varlığı ve geleceği için ödenmiş ağır bir bedeldi. Şehitler verildi, gaziler büyük fedakârlıklar taşıdı. Bu yüzden Kıbrıs’a sadece jeopolitik bir başlık olarak bakmak eksik kalır. Bu topraklarda aynı zamanda bir vatan duygusu, bir aidiyet ve manevî bir emanet vardır.
Fakat bu ziyaret bana başka bir gerçeği de düşündürdü. Bir toplum yalnızca askeri tehditlerle karşı karşıya kalmaz bazen daha derinden işleyen kültürel bir aşınmayla da yıpranır.
Kıbrıs’ta gezerken, hayatın doğal akışı içinde hissedilen böyle bir erozyonun izlerini de gördüm. Özellikle hayatın bazı alanlarında manevi ve kültürel derinliği besleyen unsurların zayıfladığı, buna karşılık kumarhanelerin, barların ve benzeri mekânların daha görünür bir yere yerleştiği dikkatimi çekti. Bunlara yasal statü verilmesi, zamanla şehirlerin dilini, toplumsal iklimi ve genç kuşakların ufkunu da etkiliyor.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor. Kültürel hafızayı taşıyan manevi değerler, geri çekildiğinde geriye ne kalıyor?
Burada kastettiğim elbette yavru vatanın tamamını böyle görmek değildir. Ada bundan ibaret değildir. Kıbrıs’ın vicdanı, hafızası, köklü aileleri, inancını ve aidiyetini koruyan insanları var. Fakat bütün bunlarla birlikte göz ardı edilmemesi gereken ciddi bir ahlaki ve kültürel erozyon da bulunuyor.
Geçtiğimiz günlerde Edirne’de bazı sivil toplum temsilcileriyle bir araya gelme imkânı buldum. Özellikle Makedonya, Bulgaristan, Yunanistan, Bosna Hersek ve diğer Balkan ülkelerinde yaşayan Müslüman topluluklar üzerine yapılan değerlendirmeler de benzer bir gerçeği hatırlattı. Bu coğrafyalarda toplumsal hafıza hâlâ güçlüdür. İnsanlar tarihlerini, köklerini ve aidiyetlerini canlı tutmaya çalışıyor.
Sahada çalışan sivil toplum temsilcilerinin aktardıkları önemliydi. Balkanlar gibi hafızası güçlü coğrafyalarda yalnızca resmî temaslar yeterli olmuyor. Yerelin ruhunu, tarihî kırılmalarını, kültürel hassasiyetlerini ve toplumun iç dinamiklerini hesaba katmayan yaklaşımlar çoğu zaman beklenen etkiyi üretmekte zorlanıyor.
Açık söylemek gerekirse, sivil toplum kuruluşlarının bu coğrafyalara dair daha kalıcı, geçmişle geleceği birbirine bağlayan uzun vadeli bir istikamet geliştirmesi gerekiyor. Sadece birkaç günlük ziyaretlerle, kısa ömürlü programlarla ve dönemsel temaslarla derinlikli bir toplumsal karşılık üretmek kolay görünmüyor.
Kıbrıs da Balkanlar da yalnızca dış politika başlığı değildir. Buralar hafızanın, aidiyetin, kültürün ve tarihî sorumluluğun alanlarıdır. Burada ihtiyaç duyulan şey genç kuşaklarla bağ kuran, ortak hafızayı canlı tutan, kültürel ve manevi sürekliliği besleyen kalıcı çalışmaların çoğalmasıdır.
Bu topraklarda asıl mesele sadece bulunmak değildir. Asıl mesele kök salmak ve geleceğe taşımaktır.