0

Geçtiğimiz 20 Kasımda tüm dünya ile birlikte biz de "Çocuk hakları günü"nü çeşitli etkinliklerle kutladık. Birleşmiş Milletler üyesi 193 ülkenin kabul ettiği "Birleşmiş Milletler çocuk haklarına dair sözleşme" 20 Kasım 1980 tarihinde onaylanan bir insan hakları belgesidir. Bu belge insan hakları kapsamında olmakla birlikte birtakım ayrıcalıklı hakların tanınmasını içeren bir metindir.

Yaşadığımız dünyanın kahir ekseriyeti insanlık ve haklar hususunda malül iken çocuk sorunları yürek dağlayan boyutları çoktan aşmış durumda. Nitekim ülke gündemi bu yıl çocuk istismarı konusunda oldukça yoğundu. Çocuk işçiliği konusu aynı yoğunlukta tartışılmasa da gündemimize gelmişti.

Bu yazımızda çocuk sorunlarının çok fazla öne çıkmayan ama her daim temelde yatan bir meselesine "Şehir ve çocuk" konusuna değinmeye çalışacağız.

Öncelikle şuradan başlayalım: ülkemiz şehirlerinde yaşayan yaklaşık her üç kişiden birisi çocuk. Biz yetişkinler çoğu zaman görmezden gelsek de sırf bu oran bile onları şehir üzerinde hak sahibi kılar.

Çok büyük bir hızla şehirleşiyoruz ve bunun sonucu olarak bozuk yapılaşmalar, yaşam alanlarını görmezden gelen beton bloklar mahalleyi yutuyor, tıpkı AVM'nin bakkalı yuttuğu gibi. Otomobil sayısı öylesine hızla artıyor ki ortaya çıkardığı trafik yükü özellikle çocuklar için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Şehir alanları çocuğun ihtiyaçlarına cevap veremediği gibi beklentilerini karşılamaktan da oldukça uzak. Çünkü güvenli ortamlar değiller. Bir çocuğun en yakın oyun alanı sokağıdır. Ancak sokağın klasik anlamda kendisine tanıdığı olanaklardan mahrum kalan çocuğun gelişimi de olumsuz yönde etkileniyor.

Artık kesin olarak bilinmektedir ki çocuğun etkileşim içinde olduğu fiziksel çevre yalnızca gelişimi ve sosyalleşmesinde değil toplumun sağlıklı bir bireyi olmasında da büyük öneme sahip. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki çocuğun davranışları kişilik özellikleri ve zekasından çok içinde bulunduğu alanlar ve ortamlar tarafından belirlenmektedir.

Maslow, insanın(yetişkin) ihtiyaçlarını, tabanında biyolojik, üzerinde güvenlik, mensubiyet, saygınlık, entellektüel ve estetik gereksinimler olan bir piramit ile tanımlamıştır. Bu şablonu çocuğa uyguladığımızda biyolojik temel katmanın hemen üzerine "Oyun" ihtiyacını eklemek durumundayız. Oyun, çocuğun hem fizyolojik gelişmesine hem de sosyal gelişimine katkıda bulunduğu gibi kişiliğinin oluşumunu ve hayatı kavrayarak yaşam kültürünün sonraki kuşaklara aktarılmasını sağlayan eylemdir.

Uzmanlar, çocuk için ulaşılabilir şehir alanlarının oyun değerini belirleyen kriterler oluşturuyorlar. Önemlilerini şöyle sıralamak mümkün:

  • Yakınlık ve trafik güvenliği,
  • Akran grubu ile birliktelik,
  • Çevresini tanımasına olanak sağlayacak doğal ögelerin bulunması,
  • Oyun araç ve gereçlerinin yeterli miktar ve nitelikte bulunması.

Bu kriterlerin birarada bulunduğu konsepte "Çocuk dostu kent" ya da "Yaşanabilir şehir" denmektedir. Çocuk için yaşanabilir bir şehir, tehlikelerden korunmuş bir çevrede yaşayabildiği, açık alanlarda güvenli bir şekilde oyun oynayabildiği, sokaklarda güvenle yürüyebildiği, arkadaşlarıyla paylaşımda bulunabildiği, yeşil alanlara sahip olabildiği yerdir.

Ülkemizde UNİCEF ile İçişleri Bakanlığı ve Belediyeler Birliğince 10 pilot bölgede yürütülen "Çocuk dostu şehirler" projesinin ilk ayağı bu sene içinde tamamlanmıştı. Kentsel alanlarda çocuk dostu mekanlar yaratmak ve çocukların ihtiyaçlarını belirleyerek bunlara yönelik politikalar ve programlar tasarlama amacıyla belediyelerle ortak çalışmalar yapıldı.

Belediyelerce çocuk meclisleri kuruluyor, çeşitli etkinliklerle çocuk hakları konusunda farkındalık yaratılmaya çalışılıyor. Ancak dağ gibi sorunların yanında atılan bu adımlar şimdilik oldukça cılız kalsa da şehir-insan ilişkisi bağlamında şehir-çocuk bağıntısını sağlıklı kurmayı başarabilirsek sorunları aşma olanağını da elde etmiş olacağız.