Klasik sekülerleşme teorisinin geçerliliğini kaybettiği Türkiye’de sosyolog ve din sosyologlarınca da dile getirilmektedir. Beraberinde “eklektik” denilen sekülerleşme teorisinin daha açıklayıcı olduğu da genel kabul görmektedir. Esasen bu, Batı dışı entelijansiyanın Batı’yı takip etmesinden kaynaklanan bir durum olarak görünmektedir.

Peter L. Berger klasik sekülerleşme teorisinin önemli oranda zayıfladığını belirttikten sonra bu eklektik teoriye doğru yönelmektedir. Şu ifadeleri buna yöneliktir: “Çoğu bireyin deneyiminde sekülerlik ve din birbirine zıt değildir. Aksine her biri gerçekliğe belirli bir dikkat biçimine ait olarak bir arada varolurlar. Elbette, tamamen dindar ya da tamamen seküler olan bireyler mevcuttur… fakat bunlar dünya nüfusunun küçük bir azınlığını oluştururlar.” (Peter L. Berger, Modernliğin Birçok Sunağı, s. 93)

Aslında Berger’in geldiği ve savunduğu bu teoriyi (eklektik teori) Batı düşüncenin geçen yazılarımızda tartıştığımız mahiyeti dikkate alınmadan anlamak zor olur. Her şeyden önce Batı’da düalist bir dünya görüşünün varlığını tekrar hatırlatmalıyız. Temelde kutsal ve seküler ayrımından beslenen düalist dünya görüşü çerçevesinde, insanlığın modern zamanlarda sahip olduğu bilgi ve teori ile dünyayı açıklama oranı arttıkça kutsalın kayba uğramasına karşılık seküler olanın alanını genişleteceği beklentisi klasik sekülerleşme teorisi idi.

Esasen Batı tarihinde insanlar da ikiye ayrılırlar; ruhbanlar ve laikler. Kutsal insanlar olarak ruhbanlar ile laikler (yani diğer insanlar) bu düalist ayrımın parçası olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Üçüncü Mucize filminde bir kadının Rahip Frank’e söylediği cümle önemli bir zihni arkaplanı yansıtmaktadır: “Bir insan ya rahibe ya da dinden bağımsız bir kişi mi olmak zorundadır?” Açıkça söylemek gerekirse böyle bir dikotomiden hala kurtulamamış Batı düşüncesi, kutsal ve seküler kategorilerini de keskin biçimde işletmeye devam etmektedir.

Berger’in ister eski ister yeni yaklaşımında problem olan nokta işte bu düalitedir. Zira insanı sarmalayan alanları ve faaliyetleri kutsal ve seküler şeklinde ikiye ayırmaktadır. Söz gelimi; bu ayrımda para kazanmak, işini icra etmek, eğlenmek gibi faaliyetler “seküler” olana karşılık gelirken dua etmek, ibadetler kutsal olana denk gelmektedir ki, Berger de örneklerini bu şekilde vermektedir. Halbuki bu perspektif açık bir düalitenin sonucudur.

İslam tevhid dini olup böyle bir perspektife sahip değildir. Her şeyden önce tek hakikat fikrine sahip olan İslam çifte hakikati kabul etmez. Elbette dünya her boyutuyla insanı kuşatmış olup dünyevileşme insanı bekleyen bir tehlikedir. Fakat eğlence, iş hayatı, para kazanmak pur seküler bir faaliyet değildir. Söz gelimi; Hz. Peygamber’in “Bir adam Allah’ın rızasını umarak ailesinin geçimini sağlarsa, harcadıkları onun için birer sadaka olur” (Buhari, İman, 41) hadisi para kazanmayı salt seküler olarak değerlendirmediği gibi ona uhrevi bir karşılık verir.

Burada önemli husus; insanın yaşarken neyi referans aldığıdır. İslam dünyaya yönelik bir perspektif geliştirirken dünyayı reddetmez ve mü’miminden ona sırtını dönmesini beklemez. Eliade’nın da isabetli olarak belirttiği gibi “dindışı” modern Batılı teorisyenlerin bir yanılgısıdır. Kanaatimizce klasik sekülerleşme kadar eklektik teori de bir yanılgıyı ifade etmektedir. İslam düalist olanı ya da eklektik denileni tevhit etmiştir. Bugün de görülmektedir ki, Tanrı’dan kopan insan(lık) can çekişmektedir.