Sekülerleşmenin insan ve toplum için nasıl bir anlam ifade ettiği kadar nasıl bir mekanizmaya denk geldiğini iyi tespit etmek lazımdır. Bu bağlamda sekülerleşme modernleşmenin bir mekanizması olarak öncelikle dikkat çekmektedir. Fakat “dünyevileşme” bakımından düşünüldüğünde insanlık tarihinde belki izlek noktalarını tespit etmek gerekecektir.

Modernliğin üç sacayağından sosyologlar bahsederler. Bunlar; bireyselleşme, sekülerleşme ve modern ulus-devlet olarak tebellür ederler. Bunlar modernitenin olmazsa olmaz temel nitelikleridir. Bir başka deyişle, bu üç nitelik olmadan modernlikten bahsedilemez. Tabii ki bunların dışında, sınai kent olgusu, içkinlik, rasyonelleşme gibi birçok mekanizmaları da eklemek gerekir.

Bunlardan ilki bireyselleşmedir. Birey kavramı bugün bilimsel jargon içinde de özensiz kullanılan kavramlardan birisine tekabül etmektedir. Öncelikle fert ile birey arasında operasyonel ayrımdan bahsetmeliyiz. Fert toplumdaki insan tekine işaret ederken, birey modernitenin yeni bir varoluş tipine işaret eder. Bu bağlamda birey, atomize olarak tekil, yalıtılmış ve daha da önemlisi en baştan herhangi bir düşünce, ideoloji, din vb. bağlı olmayan, kendisini bağlı hissetmeyen bir varoluş biçimdir.

Esasen bireyin modern zamanlarda varoluşu cemaatin çözülüşü ile eşzamanlı olarak ele alınmalıdır. Burada cemaat kavramı sadece dini bir kolektivite ve dini grup anlamına gelmez. Cemaat, insanlar arasında kuvvetli kolektivitenin işlediği bir toplum tipine denk gelmektedir. İnsan bu yapılanma içinde aile, mahalle, komşuluk, akrabalık, cami cemaati vb. arasındaki bağlılık ve kontrol ve rolleriyle tebellür etmektedir. Birey bu ilişki biçimlerinden sıyrılarak yalıtık hale gelir.

Birey modernitenin kendi insan profilini tanımlamaktadır bu bağlamda. Modernite başarılı olabilmek için bireyi bağlı bulunduğu kolektivitelerden kurtararak elindeki dirençleri de elinden almıştır. Böylece insan birey olarak daha kolay yönetilebilir bir varlık haline gelmiştir ki, biz bunu postmodern durumda daha da belirginleşmiş şekilde izlemekteyiz.

Sosyolojinin icadından sonra erken zamanlarda ilk sosyologlar “birey” kavramına karşı olabildiğince eleştirel idiler. Bunların başında Saint Simon gelmektedir. Saint simon toplumsal düzen açısından “birey”i bir karmaşa olarak görmektedir. Aynı şekilde Durkheim da aynı perspektiften yola çıkarak “birey”e bağımsızlık tanımaz ve onu toplumsalın bir yansıması olarak görür. Aslında ilk sosyologlar bireyin ne anlam geldiğini oldukça belirgin bir şekilde anlamışlardır.

İşte burada insanın yeniden tanımlanması durumunu görmekteyiz ki, sekülerleşme burada devreye girmektedir. Sekülerleşme bu bağlamda, “insanın yegane ereğini dünyada bulduğu ve bu anlamda tüm faaliyetinin amaçlarını dünyaya yönelttiği” bir durumu ifade etmektedir. Böylece dünya bu yeni varoluş biçimi olan birey için temel amaç haline gelmektedir.

İnsan modern öncesi dönemde temel ereğini dünyada bulan bir varlık değildir. Hatta tüm faaliyetlerinin temel amacı Tanrı’nın rızasını elde etmek üzere uhrevidir. Dünya bu açıdan geçici bir yaşam yeri olarak görülür. Modernlik kiliseye karşı kendisini kurarken, artık insanı dünya ile ilgili ve tüm faaliyet ve hedefini dünyaya yöneltmiş bir varlık olarak tanımlar. İnsanın bu tanımı dinin insan tanımından tamamen farklıdır.

Modernleşme bu sebeple önce insanı eski bağlarından kurtarır, insanı yeniden tanımlar ve ardından onu tamamen dünyanın içinde tanımlar. İşte bu noktada bireyselleşme ve sekülerleşme modern insanın yaratımında bir mekanizma olarak devreye girmektedir.