0
İslam toplumu küreselleşmenin etkisiyle zihinsel değişim ve dönüşüm geçirmektedir. Ancak fiziksel ve olgusal evren değişse de değişmemesi gereken bir şeylerin olması gerekir. Bunlar değerler dünyasıdır. Eğer fiziksel/olgusal dünyanın değişimi ile beraber değerler de değişirse o zaman değerlerin ve inançların göreliliği kabul edilmesi gerekir ki bu hiçbir din ile olmadığı gibi İslam dinlerin doğasına aykırı bir kabul olur. Çünkü din demek değişmez kabulleri ve değerleri olmak demektir. O yüzden fiziksel/olgusal dünyanın değişimi karşısında değerlerin korunması dinin varlığını koruma adına gereklidir. Türkiye'de din eğitimi veren kurumlarda yaygın olarak Batı dünyasının seküler ürünleri olan sosyal bilimlerin devşirme yoluyla okutulmaktadır. Bu devşirme bilimler kaçınılmaz olarak kendi paradigmasıyla birlikte alınmaktadır. Bu bilimsel paradigmanın temel yaklaşımı her şey bilim konusu edilebileceğine dair kabuldür. Bir şeyin bilim konusu edilmesi demek onun ölçülebilir ve tanımlanabilir olması demektir. O alanda insanın hakimiyet iddiasında bulunması demektir. Böyle bir yaklaşım dini değerleri bir inanç konusu olmaktan çok bilimsel meta olarak ele alır. Salt dini bir konuyu tamamen seküler bir yöntem ve tutumla ele almak dini değerleri ve sabiteleri zayıflatma riskini beraberinde getirir. O nedenle din ve değer konuları bilim konusu yapılırken bir Müslümanın kendine ait bir paradigması ve bir yaklaşım tarzı olması gerekir. Elbette bu o kadar kolay olmayacaktır. Bunu yapmak için öncelikle bilim yapmanın bir tek tarzı olmadığını benimseyen bir bilim anlayışına sahip olmak gerekir. Yani bilimin, zamanın ve toplumların değişmesiyle birlikte şekil, yöntem ve amaç değiştirdiği kabul edilmelidir. Örneğin Din Felsefesi için konuşacak olursak, "Din Felsefesi yapmanın mutlaka tek tarzı vardır ve o da Anglo-Sakson kültür havzasında yetişmiş filozofların yaptığı din felsefesi yöntemidir," şeklindeki anlayış giderek din tasavvurumuzun Hıristiyan dünyasının din tasavvuruna dönüşmesine neden olacaktır. Oysa genel olarak felsefe yapmanın bir tek yöntemi olmadığı gibi din felsefesi yapmanın da bir tek tarzı yoktur. Nitekim yeryüzünde birden fazla felsefi gelenekten söz edilebilmektedir. Mesela kıta Avrupa'sında idealist-sezgisel felsefe tarzı yaygın iken Anglo-Sakson kültüründe analitik felsefe geleneğinin yaygın olduğu görülebilir. Benzer şekilde İslam dünyasında özelde de Türkiye'de hangi sosyal bilim söz konusu olursa olsun ele alınan "konu"da o konunun hakikatini kavramanın bir tek yolu olduğunu düşünmek, o alana ait mevcut bilimsel yöntemi olduğu gibi uygulamak modernist düşünce tarzının beraberinde getirdiği tartışmalı yaklaşımlardan biridir.
Küreselleşme ile birlikte bilginin hızlı dolaşımı toplumların yaşam tarzını ve ihtiyaçlarının benzeşmesine yol açmaktadır. Bilimler de tek merkezden ve tekçi bir yaklaşımla uygulanırsa toplumların inanç ve değer bakımından gelecekte birbirine benzeşmeleri kaçınılmaz gibi görünmektedir. Toplumun değişmesi din bilimleri üreten kurumların dini bilimselleştirilmeye yardım etmek yerine inançların ve değerlerin dini karakterlerini pekiştirecek sosyal bilim metodolojileri geliştirmeleri gerekir. Burada temel amaç dini mistisizmden (mantığa uymazlık) arındırmak yerine dini değerlerdeki mistik yaklaşımın (akla uyumlu olmasını beklemek) rasyonel temelini ve anlamını oluşturmak olmalıdır. Böylece İslam dinini bir batılı gibi anlamak yerine bir Müslüman gibi anlamak mümkün olacaktır. Toplumun değişmesiyle değerlerin değişmesi veya içlerinin boşaltılması giderek onların yok olmalarına neden olur. Türkiye'de din eğitimi ve din hizmeti veren kurumların bu duyarlılık çerçevesinde eğitim, öğretim ve bilimsel faaliyetler yapmasında yarar vardır. Onun için sosyal bilimlerin din konularına uygulanışında bir zihniyet dönüşümünün gerekliliği üzerinde durulması gerekir. Aksi takdirde dinin salt bir nesne gibi bilim konusu edilmesi zamanla dini değerlerin sekülerleşmesine/dünyevileşmesine yol açması uzak bir ihtimal olarak görülmemektedir.