0
-Gece siyah
-Siyah değil kara
-Sen benim gözlerime yalancı mı diyorsun?
-Sözlerinle derdim yok benim!
-Bizim güllerimiz çoktan öldü.
-Hayır, sadece yaşamıyorlar…
Sözümü insana, sükûtumu rüzgara verdim. Mütemadiyen konuşarak susmanın ne güzel olduğunu anlatmaya çalıştım, ah hiç anlamadım ve anlaşılamadım; ne hoyrat bir dili vardı insanlığın. Gözlerimi akşamın koyusuna, saçlarımı gecenin karasına bırakacak kadar yorgunum, bitti dermanı heceleyen nakaratım. Artık, sonsuz bir buhranın içinde yapayalnızım. Ki zaten ben, seslerden ve sözlerden mürekkep bir yalnızdım. Öyleyse kim bu, kimin bu ruhuma yorgunluk yükleyen kalabalık?
…
Sizce yazının giriş kısmında husule gelen konuşmanın hangi faili, sessizliğin sonunda infilak eden duygusal yoğunluğun sahibi? Siyahı benimseyen mi, kara'ya gönül veren mi? Yoksa söylenenler, aynı gerçeğe iman ederken ayrı sesler çıkaran her iki kalbin ortak kederi mi? Kalbin dili, ne kadar başka beden dilinden… Sanki, haklı çıkma amacıyla cepheye sürülen her sözün ardında bir şeytan gizli. Üzerine çöken sükûnetten sonra anlıyor kimisi bu gerçeği, kimisi kendine acımaya devam ediyor! İletişim çağında iletişimsizliğin ağına takılmış canım ruhların, ayaklarını yere vura vura "anlaşılmamaktan" yakınmaları ve feryada düşmeleri hep bu yüzden.
Bir misyon yüklemiş insan insana. Bunun için çoğunlukla kendisine çizilenin dışına taşması, kalıplarından çıkma gafletine düşmesi yasaktır diğerinin. Hiçbir esnekliği yoktur beden gözlerinin oluşturduğu karakter kafesinin. Ya iyidir ya kötü, ya anlamdır ya anlamsız. Ya beyazdır ya siyah, ya ıraktır ya da yakın. Yaratanın sınırsız hoşgörü ve merhametinin yanında ne kadar sınırlı yaratılanın baktığı alan…
Uzaktan izlendiğinde –bu halleriyle- bir pastayı kuşatan karıncalara benziyor insanlar. Her biri, azığını koparıp yoluna devam etme derdine düşerken, sürü psikolojisiyle hareket etmeyi de ihmal etmiyorlar. O küçücük gövdeler kocaman sarılıyor hakları olduğunu düşündüklerine! Ta ki, hesapta olmayan bir el, işaret parmağını uzatırken yollarını keserek onları durduruncaya, ne yöne gitmeleri hususunda bir karar aşamasında bırakıncaya kadar… İnisiyatifleri dışında gelişen bu olay, tüm seyrini değiştiriveriyor planlarının! Hep merak etmişimdir izlerken karıncaları; halleri böylesine insanı andıran bu yaratıkların, dilleri ile de onlara benzeyip benzemediklerini…
Dil, zahiren tüm kıvraklığına rağmen özünde keskin bir kılıç, kullanımı kul iradesine sunulmuş olan. Hiç anlaşılmamak, yanlış anlaşılmaktan daha iyidir; daha masum durur öfkenin yanında anlamsızlık… Bu sebeple bazen söylenmesi gerektiğini düşündüklerimizi kalbe gömmek ve sözü Mevla'ya teslim etmek en güzeli. Şimdi ben;
"Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç" diyen İsmet Özel'in sesi olayım ve diyeyim ki gözlerini satırlarıma bağışlayan engin gönüllere;
"ben de yazdıklarımdan değil, olmak istediklerimden ve olmayı murat ettiklerimden ibaretim. Şu satırları kaleme alırken söylemedikleri için değil de söyledikleri için heba ettiği vakitler aklına konan, o zamanları yapamadığı hizmetlerin hayaliyle dolduran yanık bir kalbim ve sizinle beraber kendini de gereksiz sözlerin, dedikoduların, tartışmaların, yanlış anlaşılmaya mahal veren cümle söylemlerin gerisinde durarak zamanı, ah demeyeceklerimizle doldurmaya davet etmekteyim.