Gülnaz Eliaçık Yıldız’la tanışıklığımız eski. Aynı bloglarda yazdık, aynı yazarları okuduk, aynı nehirlerden beslendik... Belki ikimiz de aile sorumluluğu altındaki ikinci hayatlarımızda ilme talebe, sanata müdavim olmaya devam ettiğimiz için, belki sadece bir mizaç ortaklığı değil kader planında da bir yakınlık duyduğum için. Samimiyeti menfaatten ayırt edebilen o saf enerjisini, yüksek görgüsünü sevdim Gülnaz Hanım’ın. Çok bahanesi olanların çağında çok çalışanlardan olmasını da...

Keyifle okuduğum ilk eseri Bir Talanın Sevincinden sonra, Aralık 2025’te Şule imzasıyla çıkan ikinci öykü kitabı Baykuş Avazını da o güzel el yazısıyla yollamış bana, teşekkür ederim. Kitabı elime alıp kapaktaki baykuşun karnında taşıdığı anahtarın sembolik manası üzerinde uzun uzun düşündüğümde, bazen anlamını bilmediği şeyleri de benimseyebileceğini fark ettim insanın. Bu sırrı, öykülerin içine girdikten sonra kavrayabilme umuduyla açtım sayfaları…

İki kısımdan oluşuyor 135 sayfalık eser. İlk bölüm “Baykuş” on öyküyü ihtiva ediyor. Ardından “Güzeşte” denilen ince bir çizgiyle ayrılıyor yol; italik yazının içe işlediği üç sayfalık bir öykü Güzeştede yer alıyor, dokunaklı. Son bölüm “Avaz” da; on iki öykü bulunuyor.

“Baykuş” ta yazarın ilk kitabına göre daha sembolik bir mizacı olduğu fark ediliyor öykülerin. Anlaşılıyor ki süreç zarfında yeni biçim denemelerine girişmiş Gülnaz Hanım, yüksek lisans yükünün yanı sıra öykünün teorik yönüne de çalışmış. Ne kadar sevilmiş olursa olsun ilk öykü kitabı Bir Talanın Sevincinden sonra yeni bir kitap çıkarmanın künhüne vararak bir değişim arzulamış. İlk öykü “Süleyman’ın Vaadi” üç kişinin merkez alındığı iç içe geçmiş yapısıyla, kuyu metaforuyla, anlatıcıda Süleyman’ın anlaşılır hâle gelen inadıyla henüz Baykuş Avazının başında anlatıyor bunu okuruna.

Eserin ikinci öyküsü “Parlama Noktası” ise ilginç, düşündürücü. Burası önce metnin “kendi kendini yemek, kendini yiyip bitirmek” deyiminin bir yorumu olabileceğini akla getiriyor, son uçta “Bu köyde, birbirini korkutmak isteyen çocukların oyuncağı, kara büyü yapmak isteyenlerin sürtündüğü bir direk, tükürüğünde lanet aranan bir ucubeydim (s. 21)” cümleleriyle yazarın intak sanatına yaslandığını fark ettiriyor. Sayfalar arasında ilerlerken eser ismiyle irtibatlanabilecek bir öyküye rastlanıyor; “Damların Efendisi”. Evliliğin, bilhassa eşi Şükran hanımın tahakkümü altında inleyen bir adamın uzun yürüyüşlere sığınmasıyla kırılma yaşayan akışta, baykuş kanadı bir son uç olarak kullanılıyor (s. 32). Öyküde kanadıyla “Fehmi” karakterinin karnına giren baykuş bir imge olarak mı yoksa gerçek manasında mı ele alınmış, bilmiyorum. Sıra dışı kurgular öykünün ağırlıklı olarak gerçeküstücü tabiatına yoğunlaşıyor ilk bölümde. Ağırlıklı olarak ancak bütünüyle değil. Nitekim Gazze’ye ithaf edilen ve “gladyatör maskeli adamlar” ın eleştirisi olan imgesel öykü “İhbarnâme”, parodi tekniğinden faydalanarak kaleme alınan ve bir horozun aile üzerindeki olumlu-olumsuz tesirlerini yansıtan “Bünyamin’e Fısıldarken”, yer yer içinde fantastik ögeler taşısa da Anadolu geleneğindeki komşuluk hakkına cömertlik ve cimrilik üzerinden vurgu yapan “Tuz, Süt, Yumurta” klasik öyküye dâhil olabilecek bir lezzet taşıyor hâlâ... Buna mukabil “ne gözün gördüğüdür gerçek, ne kulağın duyduğu. Tastamam, işte orada dediğin vakit senden kaçarak uzaklaşan her şeyin adı gerçekti (s. 48-49)” cümleleriyle akılda kalan “Yedi Belikli Tüfek”, babaannelerimizin gaz lambası ışığında anlattığı masalların tadını veren ve murat edilen bir ocak, bir duvak, bir nazar öyküsü olan “Gölgeli Duvak”; çocukluk sihrimizin devamı sayılan, doğaüstü varlıkların açtıkları gözlerin diyet talep ettikleri “Ense Kökü”; nihâyetinde “yürümek, bilmek ve bulmak” temelinde oluşturulmuş, uykuların ve rüyaların süslediği “Üç Uyku” fantastik kurgular. Zaman zaman içinde kaybolduğu gizin hakikatine ulaşmakta yetersiz kalsa da okur, cümlelerdeki hikmet boyasını görebiliyor (s. 62); “Soru sorma. Merak, yenilgiye uğrayan bir insanın kaybettiğini hiç bilmemesi gibidir. Sormanın sonu yoktur çünkü cevaplarsa hep değişir. Sana verdiğim cevap onlara uymayabilir, onlara verdiklerim sana. Bu yüzden sorma!”

İkinci kısım “Avaz”, bana daha aşina bir koku; çözümlemek için zorlanmamanın, keyif almak için okumanın konforuna teslim eden bir lezzet. Gülnaz Hanım’ın bilge tavrıyla ve çok özlediğim “eski hanım” edasıyla düşündürürken güldürdüğü sıcacık bir köşe burası. İlk öykü “Kırmızı Ojeler, İzmarit ve Pembe”, anlatıcı Salih’in sakız çamaşırlar yıkayan, temizliğe girişen, sofralar açan, babasıyla kavga eden annesine değil de sigara içen, avlunun ortasından amcasıyla cilveleşmesi duyulan, sabahlığıyla balkonda kahvesini yudumlayan Neslihan yengesine benzeyen Pembe adlı kıza gönül vermesi neticesinde yaşadığı kısa serüveni konu alırken güldürüyor. Akabinde Burhan Köçek’in otuz iki yaşına gelmiş Vicdan’la buluşmalarının ironi ve bilinç akışı tekniklerinden yararlanarak işlendiği “İlk Buluşma” öyküsü bu güzergâhta yer alıyor. Kendini gerçekleştiren kehanet dediğimiz psikolojik durumun anneden devralınışı “Bir İhtimal Daha Var” öyküsünde yer buluyor. İronik dille yazılan öykülerin pek çok öykünün ince bir dert taşıdıkları fark ediliyor. Aslında Eliaçık’ın mizaha yaslanan pek çok öyküsü aynı anda derin bir hüzün saklıyor içinde. Anlatıcının Hasan’ı merkez alarak zorlu ve uzun kar yürüyüşünü anlattığı “Mağlup’un Günlüğü” gibi. Yurdagül Hanım nezdinde iş yerindeki ilişkilerin ve dışarda kalmışlık psikolojisinin konu alındığı “Pazartesi Sendromu” gibi. Bir yazarın çevresindeki yaşlıları tahlil ettiği “Yaşlıları Sevemem” i gibi. Her biri kahkahada sızının beslendiği öyküler. Şüphesiz salt gülmeceye dayanmıyor “Avaz” ın öyküleri. Kötülüğün göreceliliğine ışık tutan “Seyfi, Çukur ve Atlar”, Kudret Maval’ın küçük oğlu Sami ile ilişkisinin neticesinde yaşanan on iki Temmuz’un öyküsü “Bir Sonraki”, babanın yerine konulan bir ağabeyin kardeşiyle ilişkisinin anlatıldığı “Uyarı Listesi”, iki anlatıcısı bulunan ve bir ablanın köy öğretmeni kardeşini ziyaretini konu alan “Uzakta” hüznün yüzünden süzülen dokunaklı metinler. Özellikle kuyunun bir sebep olarak kullanıldığı ve çocuk kalbinde güzelliğin anne sevgisiyle anlamlandırıldığı “Aynada Kalan” sarsıcı…

Nihayete ererken hüzün duyduğum ve kendimi baykuşun karnındaki anahtarın sırrına yaklaşmış bulduğum Baykuş Avazının yolu açık ve aydınlık olsun.

Selam ile.