I.PERDE
Daima sevmişimdir ikindi vakitlerini. Gün aydınlığıyla ay ışığının arasında, insanın hâlleri gibi ârafta... Sözün tatlı bir rehavete kapılıp sustuğu durakta... Kırmızı bir hüzün yakıştırır kalbin en içine değdiğinde oraya, kuşlar kavis çizer göğün yüzüne. Sabahın erken saatleriyle başlayan koşturmaların, yetişmeyecek zannedilen işlerle surete ezberletilen yorgunlukların, nihâyet fasıllarının, daimi kahve molasıdır ikindi. Tembel kaçamakların, akşam telaşına yakalanmadan evvel bi’koşu yapılan kitap seçkilerinin yahut yerinin değişmesi için bekleyen ayraçların selâmet bulmalarının ama illa ki ömür muhasebesinin icra edildiği sırlı vahadır o. Vaha çünkü doludizgin koşturan bu dünya ağrısında özle kurulan rabıta. Sırlı çünkü vakte düşen büyünün mühürlü dudakları...
Günün beş mevsiminden biri ve bence en güzeli... İkindi vakitlerinde sanatın yeniden yapılandırıldığı ince bir esriklik duygusu var. Orası, hayatın nabzını tutarken onu yakın okumaya tâbi kılan bir zirve nokta. Lack London Vahşetin Çağrısında “varoluşun zirvesini gösteren, hayatın artık daha fazla yükselemediği bir kendinden geçme hâli vardır. Yaşamanın çelişkisi de odur ki bu kendinden geçme, esrime hâli, insan ancak hayat doluyken ve insanın ancak hayatta olduğunu tamamen unutmasıyla gelir. Bu hayatı unutma hâli sanatçıyı etkisi altına aldığında bir alev gibi ondan dışarı taşar (s. 38)” demekte. Herkes için değilse de kimilerimiz için bazı vakitler bir yüklenme zamanı, bir yükseliş kavşağı. Gül muştusu Resul güzeli de “Ben ikindi sonrasının peygamberiyim” buyurmuş (İbn-i Kesir tefsiri, XII/6549). Zahiren sevilen bir dönemine arzuhâl günün, özünde daha derin semaları imliyor belki, dünyanın artık ihtiyarlamış devrini…
Bir de benim aklıma “Bunlar çok güzel şeyler, ama çok. Ne var ki hiçbiri şiir değil” diyen Tanpınar’ıma rağmen orada bir şiirin titreyip durduğunu bildiğim İkindi Üstü gelir vakte girdiğimde Edip Cansever’in. Şairince sevilemese, saklansa da ismiyle müsemma oluşu bile güzeldir kitabın, Cansever vakte olan sevdasını sık sık dile getirir mısralarında. Haşim’in de tutkunu olduğu bir membaıdır bu lahuti derinlik; “Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta/kızıl havaları seyret ki akşam olmakta”. Orada gizlenen şiir kudretini belki ancak dolunayla çevrelenen temiz geceler karşılayabilir.
II.Perde
Ramazan’da ikindi daha yoğun bir mana örtüsüne bürünür. Açlığın, tefekkürün, sabrın, Kuran ile yakınlaşmanın, hikmet okumalarının Sevgiliye takdim edileceği vaktin ayak sesidir o. Hz. Mevlana’nın bir testi leziz suyunu padişaha götürmek için çölde yollar aşan ve onu huzura çıkarıp saatlerce öven adamın hikâyesini anlatırken “sarayın arkasından gürül gürül akan Dicle Nehrinden habersizdi” kıssasında hatırlattığı gibi, kulun elindeki birkaç katre ameliyle bayram şekeri bekleyen çocuk misali taleplerini sıralayacağı vaktin ayak sesidir. Akşamın en güzel hazırlıkları orada birikir. Yaklaşmalar, heyecanlar, geri sayımlar orada kümelenir. Bilhassa hanelerinde ağırladığı misafirler için kanat çırpışıdır kadınların; “eyvah, geçe kaldı...”, “şu iftarı da yüzümün akıyla atlatırsam sadaka vereceğim”, “çorbayı ısıtmak için erken mi?”. İftarın müşfik habercisidir Ramazanda ikindi, üstelik nabzı hızlıdır vaktin, oraya kadar usul adımlarla aheste yürüyen zaman bu eşikte koşmaya başlar; tüm günü bekleyerek geçiren iradeler nasıl coşkun bir ırmak içine düştüklerini anlamazlar bile...
Yağmur toprağın da, ağacın da ve dâhi betonun da gönlünde taşıdığı o ketum rayihayı çıkarır ya ortaya, ikindinin de hem kendine has bir kokusu hem de cismin ve maddenin kokusunu ortaya çıkarabilen bir dokusu vardır duyabilenler için. Zira dokunun zarafeti kokuyu keskinleştirir.
Ramazan ayında ikindi daha ağır bir mana yükü alır omuzlarına. O sessiz ve vakarlı duruşunda onun, gönül dergâhını tekmeleyip duran kelime çağlayanı akmaktadır. Az ötede belki bir ikindi yazısı doğmaktadır.
Selam ile