Ramazan Erhan Güllü’nün Türkiye’de Türkçülük ve Milliyetçilik – Tek Parti Dönemi (1923-1945) adlı eseri Ötüken Neşriyat’tan çıktı.

Ülkemizde Türkçülük ve Milliyetçilik hakkında bugüne kadar pek çok çalışma yapıldı. Ancak ilmî diyebileceğimiz çalışmaların çok fazla olmadığını, bunların yeni yeni başladığını söylemek mümkün. Şüphesiz Cumhuriyet tarihi boyunca bu konuda kaleme alınan kitaplar var. Ancak etraflıca ve ilmin bütün imkânları kullanılarak yazılmış tarihlerin farkı başkadır. Tanzimat’tan sonra başlayan ve günümüze uzanan bir düşünce akımından bahsediyoruz. Ramazan Erhan Güllü, büyük bir mesai harcayarak Türkiye’de Türkçülük ve Milliyetçilik – Tek Parti Dönemi (1923-1945) isimli kıymetli bir eseri, Ötüken Neşriyat kültür hayatımıza kazandırdı. Üstelik bu eserin henüz birinci cildi. Belli ki birkaç cilt olabilecek bir çalışma. Hissi yaklaşımların ve ideolojik bakışların dışında bilimin gerçekliğinde bu tür kaynak kitaplara çok ihtiyacımız var. Eserin tanıtım yazısını okuyalım:
“Türkçülük ve Türk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından sonra her kesim tarafından aynı anlamda kullanılan kavramlardı. Türkçülük/Türk milliyetçiliği kurucu ideolojiydi ve devlet yetkilileri, resmî söylemde Türkçülük kavramını sıklıkla kullanmaktaydılar. Kavramların kullanımı, Türkiye’de millî devletin kurumsallaşması çalışmaları ve dış politik dengelerin de etkisiyle zamanla farklılaştı. İki savaş arası dönem ve İkinci Dünya Savaşı yılları, Türkçülük ve Türk milliyetçiliği anlayışlarına doğrudan etki etti. Dönemin politik tartışmaları içerisinde Türkçülük; Türklüğün kadim tarihini, Türkiye dışındaki Türklerle hem kültürel ilişkiler hem de karşılıklı siyasi politikalar geliştirilmesi gerektiğini savunan ve Pantürkçü izleri belirgin bir ideal, ideoloji veya dünya görüşü olarak farklı şekillerle tanımlanan bir anlayıştı. Milliyetçilik ise mevcut sınırlar ve siyasi yapı içerisinde bütünlüğü korumayı hedefleyen, Türkçülüğün özellikle yurt dışında yaşayan Türklerle ilgili kültürel ve siyasi hedeflerine gerek görmeyen, daha çok Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğü ve vatandaşlık esaslı bir millî birlikteliği savunan muhtevadaydı. Türkiye’de Türkçülük ve milliyetçilik konusunu 1923-1980 yılları arasını kapsamak kaydıyla tahlil edecek ve üç ciltten oluşacak serinin ilk kitabı olan bu çalışma; aynı anlamdaki bu iki kavramın anlam farklılaşması süreçlerini değerlendirirken, farklı milliyetçilik anlayışlarının şekillenmesine sahne olan tek parti dönemi politikaları ve kültürel Türkçülük/milliyetçilik çalışmalarına odaklanmaktadır. Bir yandan millî devleti güçlendirmeye yönelik kanun ve uygulamaları çerçevesinde resmî yetkililerin söylemleriyle devletin milliyetçilik anlayışı şekillenirken; diğer yandan devletin söylemlerinden farklı Türkçülük ve milliyetçilik anlayışları gelişmiştir. Elinizdeki çalışma, tüm bu anlayışların karşılaştırmalı olarak ele alınmasını; aralarındaki geçişkenliklerin, benzerliklerin ve ayrılıkların ortaya konulmasını amaçlamaktadır.”
MAMAK’TA İŞKENCE
Mamak ve Diyarbakır, geçmişte buralardaki hapishanelerde yaşanmış işkence hadiselerinin merkezi olarak biliniyor. 12 Eylül Darbesi’nden sonra başlayan tutuklamaların sonucunda pek çok idam, sürgün ve işkence hadiselerine şahit olduk. Mamak, bilhassa Ülkücü/Milliyetçi anlayışa bağlı olanların çile doldurduğu bir zindan olarak hafızalardaki yerini aldı. Kendisi de bu mağdurlar arasında bulunan Recep Küçükizsiz’in kaleme aldığı Askerlerin Anlatımı ile Mamak’ta İşkence, ibret, hayret, üzüntü ve hüzünle okunuyor. Kitabın başında, “27 Mayıs 1960’tan beri Türk siyasi hayatında çok önemli bir yeri olan ve askeri darbe dönemleriyle özdeşleşen Mamak Askeri Cezaevi, her karanlık devirde insanlık onurunun çiğnendiği, insanlık dışı uygulamaların yapıldığı bir işkence ve zulüm merkezi olmuştur” deniliyor. Bu konuda bugüne kadar bazı hatıratta bilgiler görülüyordu. Ancak ilk defa pek çok siyasi tutuklunun vefat ettiği veya katledildiği, fiziki ve psikolojki olarak da on binlerce mahkûmun sakat bırakıldığı bir hapishaneden bahsediliyor. Geriye dönüp baktığımızda herkesi düşündürmesi gereken ve bütün darbelerin kötü olduğunu ispatlayan bu olaylar zincirini elbette göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz. Geride gözü yaşlı aileler, babasız büyüyen çocuklar ve cemiyetin serapa çektiği unutulmaz acılar zinciri var. Kitabın tanıtım yazısında haklı olarak şu sitemde ve tarizde bulunuluyor: “Mamak’ta yatan her kesimden insan, yıllardır ‘Mamak eşittir İşkence’ imgesini kullanmakla beraber bugüne kadar Mamak’ta yapılan/yaptırılanlar hakkında yapan hiç kimsenin açıklamasının olmaması da çok tuhaftı. Sanki Mamak’ta görev yapan asker ve subaylar, bu ülkenin vatandaşları, bu milletin evlatları değildi; yok olmuşlardı. Bu bilinmezliği, suskunluğu bozmak için askerliğini Mamak’ta yapan ülkücülere yönelik bir araştırma yaptık. Mamak’ta yapılanları, yaşananları bu ulaşabildiğimiz ülkücü askerlerin anlatımlarıyla tarihe kaydettik. Böylece, demokrasi ve özgürlük düşkünlerinin, insan hakları savunucularının, daha güzel bir Türkiye arayışı içinde olanların; geleceğimizi inşa ederlerken geçmişte yaşananları bilip gerekli dersleri çıkartacakları bir kaynak eser ortaya koyduğumuza inanıyoruz.”
TÜRKLER VE ERMENİLER
Bir zamanlar Osmanlı tarafında “Millet-i Sadıka” olarak vasıflandırılan Ermenilerle bizim aramızda daha sonra yaşananları biliyorsunuz. Bugün bölgede tam bir istikrar ülkesi olarak kabul görülen ve beğenilen Türkiye, dış siyasette de büyük bir takdir görmektedir. Türkiye, hem kardeş Azerbaycan ile hem de Ermenistan ile iyi ilişkiler geliştirmektedir. Sadece Kafkaslarda değil, Orta Doğu’da, Afrika’da, Balkanlar’da ve dünyanın pek çok ülkesinde artık ülkeler “Türkiye bu konuda ne düşünür?” sorusunu kendilerine sormak zorunda. Bugünleri gösteren Rabbimize hamdolsun. Bazı art niyetli ülkeler ‘Soykırım’ yalanını dillerine pelesenk etse de insanlar artık tarihî gerçeklerle yüzleşmekten yana. Zira belgesi olmayan iddialar koftur, çürüktür, yalandır. Adaletin timsali olan Türkler, tarih boyunca hiçbir millete zulmetmemişlerdir. Aksine zulüm gören bütün halklara sahip çıkmış, onları şefkatle, merhametle himaye etmişlerdir. Kitabın arka kapak yazısını okuyalım: “Bu çalışmada; Ermenilerin Türk topraklarında ‘Ermenistan’ kurma idealleri tarihsel süreç içinde değerlendirilmiş ve bugüne kadar bilinmeyen belgeler kullanılarak, 1922 yılının sonları itibarıyla Osmanlı Ermenilerinin büyük kısmının hayatta olduğu tespit edilmiştir. Özellikle Ermenistan Cumhuriyeti’nin 28 Kasım 1920’de Türkiye’ye verdiği nota, bu tespiti mümkün kılmaktadır. Notada yer alan bilgilerin, Lozan Konferansı sırasında Türk heyetinin Konferans’a sunduğu en önemli kanıtlardan biri olduğu ve bu kanıtların da etkisiyle Ermeni taleplerinin Konferans’ta kabul edilmediği anlaşılmıştır. Osmanlı ve Rus imparatorluklarının yıkılmasından sonra bunu fırsat olarak gören Ermeniler, kendi millî devletlerini kurmak istemiş ve bu imparatorlukların bazı toprakları üzerinde hak iddia etmişlerdir. Lakin Osmanlı Devleti ve Rusya, İngiltere, Fransa gibi çeşitli devletler tarafından yapılan nüfus istatistiklerinden anlaşılmaktadır ki Ermeniler, Türkiye’nin hiçbir bölgesinde ve hiçbir zaman nüfus çoğunluğuna sahip olmamışlardır.”
ÇEVREMİZİ UNUTTUK MU?
Bazen dünyanın telaşesi ve hayhuyu içinde etrafımıza bakmayı, kâinatı tefekkür etmeyi unutuyoruz. En yakınımızdaki can dostlarımızla, çiçeklerle ilgilenenlerin sayısı daha fazla olmalı. Bitkilerin de insanlar ve hayvanlar gibi nefes alıp verdiğini, can taşıdığını hatırdan uzak tutmamak lazım. Gaflete dalıp da bu hakikatleri unuttuğumuzda bazı duyarlı yazarlar çıkıyor ve bize hayatın hakikatini ve güzelliğini hatırlatıyorlar, sağ olsunlar, var olsunlar. O yazarlardan biri de Ebru Alpay. Kitaptaki güzel resimlerin de ressamı. Bitkiler Dünyası Tepetaklak ilginç bir kitap. Çocuk kitabı ama inanın büyüklerin de okuyabileceği ve faydalanabileceği cinsten. Yazar, “Giriş”te şöyle diyor: “Bitkiler konuşamaz, yürüyemez.. Ama bu onların sessiz olduğu anlamına gelmez! Kendi yöntemleriyle haberleşir, birbirlerini korurlar. Yangınlardan sonra küllerin arasında yeniden filizlenmeleri, çölün sıcağına ya da buzun soğuğuna meydan okumaları, bitkilerin ne kadar dayanıklı olduğunu gösterir. Çoğu zaman insanın bile dayanamayacağı koşullarda yaşamayı sürdürebilirler.” Her bitkinin kendi ortamına uyum sağladığı belirtilirken “Her yaprak, her çiçek ve her kök, doğanın gizemli dilinde fısıldaşır, bu sessiz konuşma iç bitmez.” Ben bunu kendi dünyamda yaşıyorum. Bizim evin dünya tatlısı kedisi Lokum ile her gün sohbetlerimiz oluyor. Onunla konuşuyor, dertleşiyoruz. Tabii kulak kabartıp onun mırmırlarını anlamak gerekiyor. Demem o ki hayvanlar ve bitkiler de bu âlemin vazgeçilmezleri. Cenabı Hakk’ın bize bahşettiği bu hayatı müşterek olarak kullanıyoruz. Öyleyse onlarla buluşmak, anlaşmak, onları dinleyip anlamak zorundayız. Bu bizim ruh dinginliğimiz, huzurumuz için de şarttır. Hikâyemiz başlıyor: “Ben Cesur, sizlerle birlikte bu kitapta bitkiler âleminin kapılarını aralayacağız. Ama dikkat, bildiğin her şey sayfaları aralayınca tepetaklak olabilir! Eğer bitkileri sadece yemyeşil yapraklar ve güzel kokulu çiçeklerden ibaret sanıyorsan, seni bambaşka bir dünya bekliyor.” Konu başlıklarının bazıları çok çarpıcı ve dikkat çekici: Isırgan Otu, Yaşayan Taş, Kardelen, Ters Lâle, Çörek Otu, Ejder Meyvesi, Ceset Çiçeği, Kahve Ağacı, Safran, Canavar Otu, Şeker Pancarı, Eşek Hıyarı, Siyah Yarasa… Tavsiyem, büyükler çocuklarına bu kitapları okuyarak keyifli yolculuklara çıksınlar.
PANDİSPANYA
Bazen o kadar güzel çocuk kitapları görüyorum ki, “Keşke çocukluğuma yeniden dönsem ve bu kitapları okusam…” diye iç geçiriyor ve hayıflanıyorum. Ne var ki hayatın gerçeği vardır ve artık biz yetişkinler bir daha o dönemi yaşayamayacağız. Ama tesellimiz şudur: Bu kitapları çocuklarımıza, torunlarımıza okuyabiliyoruz. Böylece bu okumalarla birlikte çocukluk rüyalarımıza, hülyalarımıza yeniden dönebiliyoruz. Gamze Kaya’nın Pandispanya kitabı bu türden iyi bir çalışma. Resimleyen Melike Burcu Sarı. Masal kitabı, Pandispanya’daki dinozorlar diyarını anlatıyor. Çocuklar ve çocuk ruhlu olmayı sürdüren yetişkinler için… Haydi büyükler ve çocuklar! düşündüren ve bizi farklı âlemlere taşıyan masalları okumaya…
UĞURSUZ RİVAYETLER
Ötüken Neşriyat küçük boy kitaplar da yayımlıyor. Bunlardan merak uyandıran “Uğursuz Rivayetler” serisinde şu kitaplar ve yazarları dikkat çekiyor: Vırkalak (Mehmet Berk Yaturk), Kafter (Mustafa B. Bozkurt), Günlerin Gelini (Raşit Ulaş), Bir Garip Ölmüş Diyeler (Ömer Faruk Yazıcı), Uyurgezer (Işın Beril Tetik), Albastı Gecesi (Hasan Erimez), Derman (Galip Dursun), Daüsseher (Emrah Ece), Oyun (Demokan Atasoy), Mesarum (Alp Paksoy). Bahsettiğim bütün bu kitaplar, Ötüken Neşriyat arasında yayımlandı. Yayınevinden çıkan diğer iki kitabı da anayım: Zeday (Emre Yalçın) ve Üç Beş Adımlık Seyyahlıklar (Halil Ziya Doğruöz). Bütün kitapsever okuyucularıma, hayırlı ve sağlıklı ömür içinde keyifli okumalar diliyorum.