Bu sabah bir kafenin cam kenarında, garip bir hendese tartışmasına şahitlik ettim. Yan masadaki iki kişi, ekmeğe sürülen tereyağının ideal kalınlığı üzerine, sanki memleket meselesi konuşurcasına hararetli bir müzakere yürütüyordu. Biri “ince tabaka” estetiğini savunuyor, diğeri “kalın tabaka” hazzını delillendiriyordu.
Masanın ucunda bekleyen garsonun çehresinde ise, tarifi imkânsız bir yorgunluk vardı. O bakışlar, sadece bir bıkkınlığı değil, sanki zamanın ruhuna dair sessiz bir ağıdı terennüm ediyordu.
Ben o masada tereyağını değil, malayani ile iştigal etmekten yorulmayan asri zihnin sefaletini gördüm.
Eskiler, “Söz gümüşse sükût altındır” derken, susmanın sadece bir eylem değil, bir “oluş” hali olduğunu bilirlerdi. Dedemin sofrasında sükût, bir boşluk değil, bir doluluk alametiydi. O sustuğunda, kelimelerden daha ağır, daha manalı bir rabıta kurulurdu hane halkı arasında. Peynirini yerken sergilediği o edep, çayını yudumlarken yüzüne yayılan o tevekkül, binlerce kelimelik bir nutuktan daha tesirliydi.
Zira o vakitler, insanlar hal diliyle konuşurdu. Şimdilerde ise önü alınamaz bir lafazanlık hummasına tutulmuş gibiyiz; durmadan konuşuyor, kelimeleri öğütüyor ama hiçbir şey söylemiyoruz.
Bugün, o tereyağı tartışmasındaki gibi, hayatın teferruatlarında boğulmamızın asıl sebebi, içimizdeki o korkunç boşlukla yüzleşmekten kaçışımızdır. Sükûtun o azametli ağırlığını taşıyacak takatimiz kalmadığından, kelimelerin hafifliğine sığınıyoruz. Bir dostumuz “Nasılsın?” dediğinde, vereceğimiz cevabın derinliğinden korkup, havadan sudan, siyasetten, ekonomiden, hatta tereyağının kalınlığından dem vurarak hakikatin üzerini örtüyoruz.
Biz, temaşa yeteneğimizi kaybettik aziz dostlar.
Bir manzaraya, bir olaya, bir yüze bakıp, orada Yaradan’ın sanatını, kaderin cilvesini yahut insanın acziyetini görebilme melekesi silindi hafızamızdan.Onun yerine; ölçen, biçen, yargılayan, her şeye bir kulp, her sessizliğe bir kılıf uyduran, hakikati hatta geçmişi bile kendi nefsine göre yontan menfaatperest bir zeka yerleşti.
Garsonun hatırlamaya çalıştığı şey, belki de kayıp bir adabı muaşeretti.
Belki de zihninin kıvrımlarında, insanların sadece karınlarını doyurmak için değil, gönüllerini onarmak için bir araya geldiği, lokmaların küçüldüğü ama sohbetin büyüdüğü o kadim sofraları arıyordu.
Görünen o ki; sofralarımız zenginleşti ama bereketimiz azaldı. Kelimelerimiz çoğaldı ama manamız buharlaştı. Tereyağının kalınlığını hesap ederken, ömür sermayesinin nasıl eridiğini unuttuk.
Hâsılı kelam; ekmeğe sürülen yağın kalınlığı değil mesele... Mesele, ruhumuza sürülen o gaflet tabakasının ne kadar kalınlaştığıdır. O tabakayı sıyırıp atmadan, ne yediğimiz lokmanın tadını alabiliriz, ne de ettiğimiz kelamın bir hükmü kalır.