Stratejik resme bakıldığında bugün Gazze’de konuşulan “ateşkes” ile İran’a yönelen askeri tehditler aynı zihniyetin ürünüdür. Ateşkes ilan edildiğinden bu yana yüzlerce Filistinlinin hayatını kaybetmiş olması, ortada bir barıştan değil; yalnızca biçim değiştirmiş bir imha düzeninden söz edilebileceğini gösteriyor. Yüksek yoğunluklu bombardıman yerini daha düşük profilli, daha az görünür ama süreklilik arz eden saldırılara bıraktı. İşgal ordusu “sarı hat” adı verilen bölgelerde fiili kontrol alanlarını genişletirken, hava saldırıları aralıklarla devam ediyor.

Uluslararası kamuoyunun dikkati başka krizlere çevrildikçe Gazze’de yaşananlar daha az görülür hale geliyor. Ancak bu görünmezlik bir tesadüf değil; yeni dönemin bilinçli bir yöntemi. Çünkü bugün Gazze’de olan biten, yalnızca Filistinlilerin değil, bütün dünyanın geleceğine dair bir prova niteliği taşıyor.

1945 sonrası kurulan uluslararası düzen fiilen çökmüştür. Birleşmiş Milletler, uluslararası hukuk, sivillerin korunması, savaş suçları kavramları artık yalnızca metinlerde yaşıyor. Sahada ise tek bir ilke geçerli: Güçlüysen haklısın. Trump bu ilkeyi icat etmedi; yalnızca utanmadan dile getirdi. Onun yüksek sesle söylediği şey, Batı’nın uzun süredir sessizce uyguladığı gerçeğin kendisidir.

Gazze bu yeni düzenin vitrini haline gelmiştir. Trump ve çevresinin Gazze’ye bakışı, bir halkın vatanına değil; bir arsaya bakıştır. Parsellenebilir, yönetilebilir, gelir üretilebilir bir alan. Jared Kushner’in Gazze planlarıyla anılması tesadüf değildir. Bu, savaşın ardından “imar”, imarın ardından “rant” üreten bir zihniyetin açık ilanıdır. İnsan yoktur bu tabloda. Hukuk yoktur. Hafıza yoktur. Metrekare vardır, yatırım vardır, kazanç vardır.

Ve bu zihniyet Gazze ile sınırlı değildir. Trump’ın dünyaya verdiği mesaj nettir: Batı Asya, Afrika, Güney Amerika… Direnme kapasitesi zayıf olan her coğrafya potansiyel bir Gazze’dir. Kaynaklar alınacak, yerel elitler satın alınacak, karşı çıkanlar bastırılacaktır.

İran tam bu noktada devreye giriyor. ABD’nin İran’a yönelik tehditlerinin gerçek nedeni nükleer program değildir. Balistik füzeler ya da İsrail’in güvenliği de tek başına açıklayıcı değildir. Asıl mesele, İran’ın itaat etmeyen bir devlet olmasıdır. Enerji kaynakları, jeopolitik konumu ve kurduğu bölgesel etki ağıyla İran, yeni düzende “örnek cezalandırma”ya aday bir aktör olarak görülmektedir.

Bu tabloyu daha da çarpıcı kılan unsur, İran içinden gelen itiraftır. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın “Suçu ABD’de ya da başkalarında aramayın, hata bizim” sözleri, rejimin içerden yaşadığı tıkanmayı kabul ettiğini göstermektedir. Ancak bu açıklama Washington’da bir çözüm çağrısı olarak değil, bir fırsat penceresi olarak okunmaktadır: İçerden zorlanan bir sistemi dışardan baskıyla tamamlamak.

Ne var ki bu hesap da risksiz değildir. İran bugün hâlâ ayaktadır. Güvenlik aygıtı çözülmüş değildir. Devrim Muhafızları, Besiç ve devlet bürokrasisi işlemeye devam etmektedir. Bu nedenle “bir saldırıyla rejim çöker” beklentisi gerçekçi değildir. Aksine, dış saldırı ihtimali rejimin sertlik yanlısı kanadını güçlendirmekte, milliyetçi refleksi tahkim etmektedir.

İsrail cephesinde de mutlak bir rahatlık yoktur. Tel Aviv’de askeri ve istihbarat çevreleri, ABD’nin sert söylemlerini güvence değil, potansiyel bir risk olarak okumaktadır. Çünkü olası bir bölgesel çatışmanın ilk ve en ağır sonuçlarının İsrail’e yansıması kuvvetle muhtemeldir. Hürmüz Boğazı, enerji hatları ve asimetrik kapasite, bu çatışmayı kontrol edilemez bir noktaya taşıyabilir.

Trump yönetiminin masasında net bir çözüm yoktur. Kapsamlı bir savaş maliyetlidir, sınırlı bir saldırı ise rejimi teslim almak yerine daha sert ve daha kapalı hale getirebilir. Siber saldırılar, suikast senaryoları, ekonomik boğma politikaları… Hepsi yüksek riskli, düşük getirili seçeneklerdir.

Bu denklem Türkiye açısından da hayati önemdedir. İran’da kontrolsüz bir çöküş, Türkiye’nin lehine değildir. Sınır güvenliği, mezhep dengeleri, enerji arzı ve bölgesel istikrar açısından ciddi riskler üretir. Ancak mevcut İran yapısının da sürdürülebilir olmadığı açıktır. Baskı arttıkça ekonomi daralmakta, toplum-devlet kopuşu büyümekte, rejimin meşruiyet alanı hızla aşınmaktadır. Ankara için esas mesele, ne ani bir çöküşe alkış tutmak ne de statükoyu kutsamaktır; kontrollü dönüşüm ihtimalini canlı tutmaktır.

Sonuç olarak, ABD’nin İran’a yönelmesi bir güvenlik refleksi değil; bir dünya düzeni dayatmasıdır. Gazze’de emlak zihniyetiyle kurulan model, İran’da infaz tehdidiyle tamamlanmak istenmektedir. Hukukun askıya alındığı, gücün tek meşruiyet kaynağı haline geldiği bu düzende artık sorulması gereken soru şudur:

Bu yeni düzende sırada kimin olduğu değil; kimin buna direnebileceğidir.

Gazze bu düzenin en çıplak aynasıdır.
İran ise bu aynaya bakmayı reddeden merkezlerden biridir.