0

Kendisiyle savaşan büyük Alman şairi Hölderlin, haklı olsa gerek. "Doğulular" der, "emeklemeyi öğrenmeden itaat etmeyi öğrenirler." Evet, biz doğulular, ilk önce anne babamıza, sonra büyüklerimize, sonra hocalarımıza, sonra da devlete itaat eder ve bu itaat eylemini içselleştirir, kutsallaştırırız. Ve İtaat, yaşamımızın rotasını tayin eden ana ilke haline geliverir. Artık hayatımızda eleştiriye veya farklı düşünmeye pek yer kalmaz. Bu atalet nedeniyle, bu topraklarda söz söyleme makamında bulunan her zat, fütursuzca, bizlerden kendilerine kayıtsız şartsız sadakat göstermemizi bekler. Ancak hem İslam'ın dünya görüşünde, hem de demokrasi kültüründe, aklı böylesi devre dışı bırakan sakatlanmış itaat anlayışına yer yoktur. Fakat genellikle Müslümanların yaşadığı topraklarda, güçlü bir itaat söylemi ile karşılaşırız... Müslüman toplumunun ve bizlerin içinde bulunduğu "zihinsel ve siyasal atalet" durumunu aşmanın yolu, İslam'ın siyasi tarihini yeniden okumayı şart koşuyor.

İslam tarihi, itaat ve sadakat anlayışının nasıl olması gerektiğini gösteren örnek olaylarla doludur. Hz. Ömer, halife seçildikten sonra minbere çıkar ve sahabelere, "Yanlış yaparsam beni nasıl düzeltirsiniz?" diye sorduğunda; sahabeler, "Ya Ömer, sen eğrildiğinde seni bu eğri kılıçlarımızla düzeltiriz!" diyebilme cesaretini, vakarını göstermiştir. Hiç birisi, "sen bizim halifemizsin, her şeyin en doğrusunu sen bilirsin" dememiştir.

Merak ediyorum, acaba Raşid Halifeler sahabelerden kendilerine kayıtsız şartsız itaat edilmesini istemişler midir? Ancak Muaviye'nin iktidar koltuğuna oturması ile beraber İslam dünyasında etkileri hala süren derin kırılmalar ve yeni bir yönetim modeli ortaya çıkmıştır. Muaviye ile beraber hilafet, Roma geleneğine dayalı veraset anlayışına dayandırılmış ve böylece Hilafet, saltanata dönüşmüştür. Yine bu dönemde devlet örgütlenmesi, Roma ve İran yönetim modellerinden esinlenerek yeniden düzenlenmiş. İslam tarihinde, "ehliyet ilkesi"ni ıskalayarak yönetimin babadan oğula geçmesi esasına dayanan saltanat siyaseti, Emeviler dönemi ile başlamış olup, kanlı hadiselerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Modern siyaset, doğası itibariyle itaati değil; müzakereyi, diyalogu ve muhalefeti esas alır. Modern siyasetin esasını, parti başkanına veya lidere itaat oluşturmaz ve demokratik siyasetin galaksisinde kayıtsız şartsız itaate yer yoktur. Bilakis modern siyasetin parametrelerini, eleştirel aklın merkezde olduğu müzakereci siyaset, parti içi demokrasi, muhalefet ve diyalog oluşturur. Demokrasilerde diyalog; ufukları kaynaştıran, buluşturan en etkili siyaset üretme biçimidir. Ayrıca demokrasilerde aslolan iktidar varlığı değil; muhalefetin varlığıdır. Muhalefetin olmadığı bir demokrasi anlayışı düşünülemez.

Modern yaşam biçimini ve siyaset algısını benimseyen Cumhuriyet rejimi de, kendi anlayışına zıt olsa da, itaat söylemine müracaat etmiştir. Rejimin kurucu aktörleri, Tek Parti düzeninin faşist ve baskıcı uygulamalarını meşrulaştırmak için tevhidin ruhundan, birlik, beraberlik, fitne ve itaat söyleminden beslenerek toplumsal çoğullaşmayı, farklılaşmayı önlemeye çalışmışlardır. Siyasi seçkinler, zora düştükleri anlarda, Türk toplumunun omurgasını oluşturan İslam'dan, İslam kültürünün toplumsal bütünleşmeyi ve dayanışmayı sağlayan argümanlarından destek almaktan çekinmemişlerdir.

Türkiye'de sağ siyasetin önündeki engelleri aşmasının yolu, siyasetin demokratikleşmesinden veya demokrasi kültürünün parametrelerinin doğru okumasından geçiyor. Geleceğin büyük Türkiye'sini kurmak da müzakere, diyalog veya parti içi demokrasiyi güçlendirmeye bağlı. Kutsallaşan zihinsel ve siyasal atalet durumundan kurtulabilmek için, çağın ruhunu yakalayarak zamanın parametrelerini doğru okumak zorunlu…