Modern aklın kavramları zihin dünyamızı işgal ettiği günden beridir, mukaddesatımızın içi kademe kademe boşaltılarak; kadim değerlerimiz bizlere seküler zorbalığın lütufları şeklinde sunulur hale getirildi.
Nitekim içine düştüğümüz kavramsal karmaşada başörtüsünün demokratik kazanım yahut insan hakları meselesi olmadığını fark edemiyoruz.
Mütefekkir, Şair Türk İsmet Özel’in karmaşaya neşter vuran:
“Başını örtmek kadınlara verilmiş bir imtiyazdır, hak değildir. Tesettür, İslam dinine mahsus vecibedir. Örtünmeyi demokratik kazanım sayanlar, kazançları karşısında hangi bedeli ödediklerini bilmelidirler. Demokratik toplum örtünmeyi demokratik hak sayanlardan, bu hakkı kendilerine tanıyanların yer aldığı düzenin militanca savunmasını yapmalarını beklemektedir….” cümlelerinde başörtüsünü devletlerin iç meselesi kabul etmenin lütufkar küresel sisteminin dayatması olduğu görebiliyoruz.
Örtünmeyi paketleyerek, ‘bireysel tercih, demokratik, insan hakları’ halinde sunan küresel sistem bizden, fıtratı tahrif eden her türlü sapkınlığın, ahlaki çözülmenin, cemiyeti içten içe çürüten sefahatin, köksüzlüğün meşrulaşmasına itiraz etme salahiyetimizi kendi ellerimizle teslim etmemizi beklemekte, devşirdiği muhafazakar dindarlardan; seküler, laik, demokratik, küresel pazarın sadık bekçisi olmalarını talep etmektedir.
Zira Liberalizm tanıdığı her hakkı kendi meşruiyetini sağlamlaştırmak üzere kullanmaktadır.
Azerbaycan’da başörtülü kızlarımızın mektep kapılarında karşılaştığı engeller üzerinden yapılan tartışmalar, zikrettiğim kavram kargaşalarının müşahhas tezahürüdür...
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral;
“Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin eğitim hakkının engellenmesi kabul edilemez! İnancı gereği başını örten öğrenciyi okul kapısında bırakmak, hangi vicdana, hangi adalete sığar?
Başörtüsü engel değil, inancın gereğidir!
Eğitim hakkı ideolojik dayatmaya kurban edilemez!
Azerbaycan’ın yanlıştan dönmesini bekliyoruz.
Gençlerin geleceğine engel koymak değil, önlerini açmak gerekir. Bu çağda böylesi anlayışa asla geçit verilmemelidir!" sözleriyle düşüncelerimizin tercümanı olurken,
Namzet AK Parti Sözcüsü Kılıçdaroğlu, “Sevgili Azerbaycanlı kardeşlerim; sizin sevinciniz bizim sevincimiz, sizin acınız bizim acımız. Başörtüsü olaylarını izliyoruz. Bu acıyı biz yaşadık, bu acının bitmesi lazım. Bu sorumluluğu üstlenen kişi olarak Azerbaycan'a sesleniyorum: Kadınları özgür bırakın, istediği kıyafetini seçsinler” diyerek ‘bizden yana’ tavır alırken,
Namzet CHP Sözcüsü Ömer Çelik;
“Türkiye’nin içerisinde bazı grupların, bazı sosyal medya yapılanmalarının, bazı odakların Azerbaycan’ı hedef aldığını görüyoruz. Bunun herhangi şekilde partimizle, hükümetimizle ilişkisinin olması söz konusu olamaz. Bunlar, bunu kendi inisiyatifleriyle yapıyorlar. Türkiye ile Azerbaycan arasında ihtilaf varmış havası oluşturulmasına, kardeşliğimize halel getirecek gölge oluşturuluyor olmasına müsaade etmeyiz” diyerek seküler zorbalığın lütufkar dilini meşrulaştırıyor.
Aksakallılar Konsey Başkanı Binalı Yıldırım’ın, ‘Neredeymiş onlar, getirin bana, ben onları bi güzel pataklayayım’ minvalindeki sözleri;
“Azerbaycan ayrı devlettir. Kendi kararlarını kendi alır. Bize düşen o kararlara gereken saygıyı göstermektir. Kimin ne haddine Azerbaycan'ın iç işlerine karışacak? Öyle şeyi kesinlikle kabul etmeyiz. Buna teşebbüs edeni, tevessül edeni şiddetli şekilde cezalandırırız…”
Yıllar yılı İslam’ı üzerinize kalkan yaparak makamlara geldiniz.
Kürsülerde, seçim meydanlarında İslami değerlerin etinden, sütünden son damlasına kadar faydalandınız.
Şimdi…
Kardeş dediğiniz devletin zulmünü ret etmeye, mektep kızlarının örtüsüne sahip çıkmaya gelince çark ediyorsunuz.
Devletlerin iç işleri, dış işleri, diplomatik nezaket, stratejik ortaklık kılıflarıyla seküler, küresel Siyonist dayatmayı inancın izzetine, inanç hürriyetine tercih ediyorsunuz.
Anadolu’da meşhur sözdür;
“Yaprağını kıyır kıyır, sapına gelince meee!..”