“Allah’tan bir yol gösterme olmaksızın, sırf kendi bencil arzularına uyandan daha sapkını kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.”

Bu ilahî ikaz, yalnızca geçmiş toplumlara değil; tam da bugünün vitrinine, bugünün dindarlık iddialarına yöneliktir.

Bugün “yeni nesil dindarlık” diye pazarlanan şey, çoğu zaman vahyin değil hevânın merkezde olduğu bir anlayıştır. Ayetler süzülür, budanır, bağlamından koparılır; hoşumuza gidenler vitrine, rahatsız edenler arka depoya kaldırılır. Din, insanı dönüştüren bir hakikat olmaktan çıkar; insanın arzularını meşrulaştıran bir aksesuar hâline getirilir.

Kur’an bu zihniyeti açıkça teşhir eder:

“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (Furkan, 25/43)

Bir başka ayette ise bu sapmanın sonucu net biçimde ifade edilir:

“Allah, ilmi olduğu hâlde onu saptırmış; kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözüne perde çekmiştir.” (Câsiye, 45/23)

Bugünün sorunu bilgisizlik değil, bilginin hevâya teslim edilmesidir. Dindarlık, fedakârlık ister; nefsin törpülenmesini, arzuların dizginlenmesini ister. Oysa “yeni nesil dindarlık”, nefsin baş tacı edildiği bir rahatlık dini üretir. “Kalbim temiz”, “Allah affedicidir”, “Din kolaylıktır” gibi hak cümleler, hakikati eğip bükmenin mazeretine dönüştürülür. Evet, din kolaydır; ama nefsin kolayına gelen değildir. Kolaylık, ruhsatın yerinde ve ölçüsünde kullanılmasıdır; hevesin fetvaya dönüşmesi değil.

Resûlullah (s.a.v.) bu tehlikeyi asırlar öncesinden haber vermiştir:

“Sizden birinizin hevâsı, benim getirdiğime tâbi olmadıkça iman etmiş olmaz.”

Bir başka hadisinde ise ölçüyü koyar:

“Akıllı kimse, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışan kimsedir; aciz ise nefsinin peşine takılan ve yine de Allah’tan temennilerde bulunan kimsedir.”

Bugün acziyet, süslü cümlelerle cesaret diye sunuluyor. Günahlar “özgürlük”, sınırlar “baskı”, emanet bilinci “çağ dışılık” ilan ediliyor. Dinin emirleri müzakere ediliyor, yasakları ise modernliğe kurban ediliyor. Böylece ortaya, ne dünyayı ıslah eden ne de ahireti kazandıran melez bir inanç çıkıyor.

Oysa İslam, insanı merkeze alan değil; hakkı merkeze alan bir dindir. Hak, insanın hoşuna gitse de gitmese de haktır. Mümin, dinini çağın heveslerine uyduran değil; çağını dinin terazisinde tartandır. Kur’an’ın çizdiği yol nettir:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun…” (Nisâ, 4/135)

“Yeni nesil dindarlık” iddiasıyla eski bir sapma yeniden üretiliyor: Hevâyı ilahlaştırmak. Bu yol, süslü ama karanlıktır. Kurtuluş ise zor ama aydınlıktır: Nefsi değil, vahyi izlemek. Çünkü hidayet, arzuların peşinden koşanlara değil; hakikatin peşinde bedel ödemeyi göze alanlara verilir.