İslam düşüncesinin krizleri söz konusu olduğunda alt temalara doğru bir analiz gerçekleştirmek gerekmektedir. Belki şöyle bir soru etrafında bir okuma yapmak daha açımlayıcı cevapları gündeme getirebilecektir: “Müslümanlar neyi yapamadı da hem düşünsel hem de pratikler olarak egemenliklerini kaybettiler?” Daha çok siyasi hakimiyeti ifade eden bu soruya “müslümanların bugün dünyadaki insanlık travmaları karşısında paradigmatik önerileri var mı?” şeklindeki bir soruyu ekleyebiliriz.
Aslında bu soru, bugün ne yapmalıdırlar? Sorusu ile özdeştirler diyebiliriz. Burada genel bir okuma yapmak gerekirse, medeniyetlerin insanlık tarihi boyunca düşüş ve yükselişlerine dikkat çekebiliriz. Hiç kuşkusuz bir medeniyetin temelinde bir paradigma ve kapsamlı bir düşünce bulunmaktadır. Bu düşünceler dönemlerinin sorunlarını kapsayıcı ve onlara cevap üretici olduğu sürece egemenliklerini sürdürürler. Dinamikliklerini kaybettikleri ve kendi içine kapandıkları vakit düşüşe geçerler ve soru(n)lara cevap verebilme kapasitelerini yitirirler.
Dinamikliğin kaybı ve içine kapanma “güvenlik” öncelikli bir tavrı öne çıkarır; bununla birlikte medeniyetin sahip olduğu güç ve hegemonya bir müddet daha devam eder. Doğrusu Batı düşüncesi sorunlara cevap verebilme kapasitesini yitirmiş, kendisini tekrara dönmüş, paradigmal olarak tıkanmış durumdadır; fakat hala güçlü ve egemendir. Aslında geçmişte İslam dünyasının da başına gelen budur. Nitekim Osmanlı Devleti 1699’da Karlofça antlaşması ile toprak, daha sonra tedrici olarak dünya ve siyasi hakimiyetini kaybederken yıkılışı 1922’dir. Dolayısıyla medeniyetler paradigması kapsayıcılığını yitirdikten sonra da, biriktirdikleri güçten yemeye devam ederler. Bugün Batı düşüncesi paradigması için de benzer şeyi söyleyebiliriz.
Osmanlı’nın son döneminde yenilgiler üzerinden işlerin yolunda gitmediğinin farkına varılınca, bir takım girişimler başladı. Bunlardan ilki, Batı ne yaptı da başarılı oldu? Sorusu etrafında Batı dünyası ile temaslar başlamıştır. Avrupa ülkelerine gözlemci ve yetiştirmek üzere insanlar gönderdi. Bu kişiler Avrupa’ya dair gözlemlerini raporlar halinde sundular. Gönderilen diğer insanlar da Batı’da yeni yetişen aydınlar olarak tebellür ettiler.
İki medeniyet arasındaki temasların ilk aşaması “hayranlık” ve onu takiben taklit şeklinde belirginleşmektedir. Nitekim 1718’de Pasarofça antlaşmasıyla başlayıp 1730’da Patrona Halil isyanıyla sona eren Lale Devri bu durumun bariz göstergesidir. Üstünlük duygusunu ihtişamıyla göstermek isteyen bu anlayış, hayranlık ve taklidi ortaya çıkarmaktadır. Aslında bugüne gelinceye kadar hayranlık ve taklidin farklı dozlarda devam ettiğini söyleyebiliriz. Burada kanaatimizce İbn Haldun’un belirttiği bir kaide işlemektedir: “Yenilen milletler yenenleri taklit ederler.” Bu durum kısa ve uzun vadede müslüman toplumların kendi paradigmalarına güvensizliklerini de beslemektedir.
Bu temasların esas sorusu “onlar ne yaptılar da başarılı oldular” mealinde formüle edilebilir. Fakat buraya müslümanların zihni arkaplanında işleyen bir problemi daha eklemeliyiz; “İslam hak bir din ve müslümanlar da bunun temsilcisi iken, “küffar” nasıl müslümanlar üzerine galip olmuştur?” Elbette bu zihni arkaplanın bugüne gelinceye kadar ürettiği farklı islami söylemler vardır. Fakat müslümanların yaşadığı travmaları ve kimi paradigmaya olan güvensizlikleri bununla bağlantıları içinde de okumak gerekmektedir.
Bu travmatik durumu aşmaya yönelik geliştirilen tavırlar, ilk başlarda bir an önce sonuç almaya yöneliktir. Bu durum müslümanların Batı paradigması ve düşüncesini ilk başta daha yüzeysel algılamasını birlikte getirmiştir.